​​Bildiğiniz gibi o kadar sızlandım ki şu vize olayından ben bile kendimden sıkıldım. Yeniden bekleme sürecine girmişken, kaçayım biraz dedim. Rotayı paylaşmıştım ama bilgisayarlarını yeni açanlar için; Yurdumun Güneybatı köşesi. Olympos – Kabak Koyu, Kabak Koyu – Selimiye, Selimiye – Olympos. Hesaplarıma göre 881 kilometre (aslında Google hesapladı) sürecek. Tabii ki bu rotalar üzerinde duraklar ve normal dışı sapaklar var.

Şu an birinci günün akşamındayım ve şimdiden ne güzel saçmaladım diyorum; çünkü yarın sabah bu indiğim bozuk yoldan geri çıkmak zorundayım. Bilen bilir o bozuk yoldan Kabak Koyu’na indim. Motora mı güveniyorum, kendime mi bilmiyorum. Sadece deniyorum sanırım.

Sabah 9:26, yola çıkmışım. Motorun kilometresi beş bin yüz seksen altı.

Demre – Mola Restoran

Artık sıkıldığım bir yoldayım; Kumluca üzerinden Finike. Finike’den sonrasını seviyorum. Hem manzarası, hem de virajları efsane! Salda Gölü turu dönüşünde, yolun bu kısmında bakım çalışması vardı. Şimdi neredeyse bitirmişler. Beymelek Dalyan’ının başlangıcına kadar hem asfalt, hem de çizgi çalışması bitmiş. Sadece dalyanın kenarında küçük bir kısım kalmış, bitirmek için çalışıyorlardı. Finike’yi geçerken aklım kalsa da, henüz acıkmadığım için Neşeli Cafe’nin kahvaltısını pas geçtim. O kahvaltıyı bir gün özellikle yazacağım.

Beymelek’de yakıt için durdum. Opet akaryakıt istasyonunun içerisindeki Mola Restoran daha önce de yemek yediğim ve sevdiğim bir yer. Yediğim sayılı güzel beytiden birini de burada yemiştim. Bu tarz yol kenarı restoranlar beni genelde tutarsızlıkları ile şaşırtır fakat Mola kahvaltısı ile yine beklediğimi verdi. Yeterli çeşit, gayet lezzetli ve sunumu gayet güzeldi. Kahvaltımı yaptığım yarım saat içerisinde kimi tek, çoğu gruplar halinde kırk kadar motorcu yakıt alarak Kaş istikametine doğru devam etti. Burası motorcular için sanırım bir çeşit kamyoncu konağı gibi olmuş.

Anayola çıkıp tek tek gidenlere bakınca az sonra sapacağım yolun daha fantastik olacağını umuyorum. Ben de biliyorum gaz açıp (dediğime bakma 120 yapıyor motor) hop diye Kaş’a varmayı. Beymelek yolunda Opet akaryakıt istasyonunu Demre istikametine doğru geçince, bir köprünün yanından sağa denizden içeriye doğru saptım.

İstikametim Dirgenler Köyü. Yol asfalt (gibi). Yamaları birleştirince asfalt yol olmuş demek daha doğru. Yaklaşık 6 – 7 kilometre sonra daha düzgün yüzeyi olan bir yol ile birleşti sola dönüp tahminimce on kilometre de böyle devam etti. Kuru ve geniş nehir yatağının kenarındanki bu yolda, vadinin iç kısımına doğru devam etmeye başladım. Yol hala asfalt ama bozulmaya başladı. Sürpriz çukurlar, kasisler, X-max’in sert amortisörleri yavaşlamama sebep oldu. Bulunduğum yer muazzam güzellikte; sağımda vadinin kayalık ve yüksek bir yamacı, solumda yaklaşık yüz metre genişliğinde kuru da olsa nehir yatağı ve arkasında yine vadinin diğer dev yamacı. Uzaklarda bazı antik kalıntılar da var. Gel gör ki insanı isyan ettiren, nerede yaşadığını hatırlatan dev moloz ve çöp yığınları başlıyor. Hatta bunların büyük bir kısmı nehir yatağının içinde. Dökenin evinden uzağa götürecek nehir, tekrar aktığında. Başkasının evinin önüne! O kurtulacak! Ama konuşmak için erkenmiş!

Demre – Dirgenler yolu

Yol biraz daha daraldıkça, navigasyon saçmalamaya başlayınca iki ihtiyara yol soruyorum. Ya çok fena bu klişe, yol kaybetmiş şehirli motorcu şekli. (Salda turunda da Mesut’la yaşamıştık). Bildiğin tiyatro sahnesi,
“Selamın aleyküm”,
“Aleyküm selam”,
“Amca bu yol Dirgenler’e gider mi?”,
“Nerden geliyon sen?…”.

Sağolsunlar çok candanlar, “Daha önce niye gelmedin buralara” diye kızıyorlar, fırçamı yiyorum tarifimi alıyorum. İlerden derenin diğer tarafına geçecekmişim. Görürsün diyorlar!

Taş Ocakları

Ben az önce ki pisliğe kızarken, bir anda kendimi katledilmiş dağların ortasında, bir taş ocağının içinde  “Madmax” den bir sahnenin içerisinde buluyorum. Sağımda, solumda tonlarca kiloluk dev kaya blokları. Şaşıracağım kadar muazzam kesilmiş dağ yamaçları. Ortada insan da yok. Sanki bir uzaylı istilası olmuş. Tek ihtiyaçları, onları kurtaracak tek şey bizim mutfak tezgahı yaptığımız mermer! Küfür bile edemedim, ucu bana dokunuyor diye. O da insan, ben de insanım! Yol da yok oldu zaten. Tozun toprağın içinde ilerliyorum.

Görünmemesi gereken bukalemun

Az sonra asfalt tekrar başladı. Canım acıya acıya giderken, karşıdan karşıya geçmeye çalışan bir bukalemun gördüm (Normalde görünmemesi gerekiyordu ya, neyse). Daha önce ezileni ile çok karşılaştığımdan alıp kenara koydum. Aklım hayvancağıza gitti, kafam dağıldı yola devam etim. Sonra tekrar ocaklar, ocaklar…

Dirgenler Köyü – Kasaba Köyü

Dirgenler küçük bir köy. Başlaması ile bitmesi bir oldu. Yol düzeldi. Dar ama sürpriz yok, hızlandım. İstikametim Kasaba Köyü. Uzaklarda görüyorum uzaylılar hala çalışıyor. Kasabaya çabuk vardım. Küçük bir köy. Yemek yiyecek bir yer göremedim, olsa deneyecektim. Epey küçük. Navigasyona göre Kaş’a doğru ilerlemeye başladım. Trafik işaretleri başka bir yönü göstermesine rağmen; o yol beni ana yola çıkartacak diye girmedim, devam ettim.

Siz dönün, ben hata ettim! Yol çok geniş, klasik zift üzerine çakıl yapıştırmaca. Yeni yapılmış, dolayısı ile çakıl daha yapışmamış. Yolun üstü bir karşı çakıl. Tek tük araba geçiyor. Ben ileride yine yol sormak zorunda kalıyorum. Bu sefer diyalog kısa “Kaş’a gider mi?”, on saniyelik es sonra, “Gider”. Ah be amca, “dön” desene!

Gidiyorum; rampa yukarı çakıl, rampa aşağı çakıl. Hah şimdi çakıl bitti sade zift, taze zift. Devam ediyorum; ziftte bitti. Bozuk toprak bir yoldayım. Sağımda solumda iş makineleri, bildiğin inşaat sahası oldu yol. Dönmek için çok uzaktayım. Kaç kilometre böyle hatırlamıyorum ama bitiyor sonunda. Aşina olduğum bir kavşağa çıkıyorum. Yolun sonrasını biliyorum. Şimdi de manzara aklımı dağıtıyor. Karşımda Meis Adası. Ne mermer, ne uzaylı, ne bozuk yol kalıyor.

Kaş

Kaş için size anlatacağım bir şey yok. Bilmenize gerek yok çünkü o bizim, sevgilimle ikimizin, ama sizde gelebilirsiniz güzel bir yer. Saat bir, güneş tepemde. Keşke yazlık montu giyseymişim. Limanda bir kahve içiyorum. Başım sabah kalktığımdan beri ağrıyor. Kahvesizlikten  sanıyorum.

Patara

Çok oyalanmadan tekrar yola koyuldum. Son turdan dönerken Patara’ya uğrayamadığım için çok üzülmüştüm.

Patara

Şimdi durağım Patara. Kaputaş’ı, Kalkan’ı geçiyorum. Yol gerçekten muhteşem. Neredeyse vize vermediklerine sevineceğim (inandın mı?). Kaş – Patara arası 64 kilometre, yol rahat çabuk varıyorum. Evden çıkarken aramama rağmen müze kartımı bulamadığım için girişte bileti yapıştırıyorlar. “Denize mi? Antik Kenti de gezecek misiniz?” diye sordu görevli. Ben gelmeyeli epey oldu, yeni kazı ve restorasyon da yapılmış, “gezeyim” dedim. On liralık denize giriş ücretine, müze eklendi 15 lira oldu. Antik kenti gezerken aklıma geldi. 10 liralık biletle girsem kim anlayacaktı diye? Bu iyiliğimi de unutmayın.

Meclis binasını restore etmişler. Neredeyse yeniden yapılmış. Tiyatro da bir değişiklik yok. Havada hala sıcak. Bir yandan keçilerin fotoğraflarını çekiyorum. Güzeller ama tam zerzevat fotoğrafı çekme gezisi oldu. Bu arada kazı alanındaki tuvalet ücretsiz ve temiz, plaj girişindeki ücretli olan yerine burayı da kullanabilirsiniz (Bir kamu hizmeti daha “nerelere sıçabiliriz?”)

Patara

Geziyi uzatmadan plaja gidiyorum. İkilemdeyim; denize girsem mi?, girmesem mi? Deniz kenarında yaşamanın getirdiği ukalalıkla; mayo giymek, kurulanmak, tekrar giyinmek zor geliyor. Yola çıkıyorum.

Patara Sahil

Ölüdeniz

Size söylemeyi unuttum Mustafa’nın tavsiyesi ile Ölüdeniz’de kamp yapmaya karar verdim.

Fethiye iniş

Orada çadırı kurar sonra girerim denize, hatta belki Kabak Vadisi’ne giderim diye hızlıca yola çıkıyorum. 84 kilometre sonra Ölüdeniz’deyim. Mustafa’nın dediği yer lagün kenarında. O tarafa dolaşıyorum. Lagünün etrafı özel işletmelerle dolmuş. Nasıl izin verilmiş anlamak zor. Fazla medeni geliyorlar bana. Zaten çadır kurabileceğim bir yer de göremedim. Birinde “karavanda konaklama” yazıyordu. Yasal engelleri bu şekilde aşmış olmalılar.

Ölüdeniz Lagün

Kabak – Shambala

Baktım olmayacak Ölüdeniz’de, Faralya’ya gitmeye karar verdim. Aslında aklıma Gökhan’ın yanına, Kayaköy Han Kamping’e gitmek de geldi. Ama bu sefer deniz kenarı istiyorum. Faralya yolu stabilize asfalt. Olympos’dan aşina olduğum kadar dik ve virajlı. Yol, Kelebekler Vadisi’nin üzerinden geçerek köye ulaşıyor. Köye kadar sorun yok.

Nerede kalacağımla ilgili en ufak bir fikrim yok. Google’a danışıyorum “Faralya’ya çadır kamp” diye. Shiva’yı görüyorum, puanı da yüksek. Navigasyon ile yol tarifi alıp başlıyorum toprak yoldan vadiye doğru inmeye. Yol zorlaşıyor, bir yanlış dönüş, sonra geri dönüş, artık telefonla aramaya karar veriyorum. Karşımdaki bey kibarca “biz kapalıyız” diyor, yolu tarif ediyor. Kendime şans diliyorum. İnmeye devam ediyorum. İçimden “Tenere, Tenere” diyerek, güç bela X-max ile devam ediyorum.

Kabak Koyu – Shambala

İlk bulduğum yerde kalacağım. Hop “Shambala” çıkıyor karşıma. Daha önce de adını duymuştum (yine Mustafa’dan). Motoru park edip girdim, epey sakin. Çadır alanları yok (galiba kendi kurulu çadırlarını kiralıyorlar) ama odaları var. Tamam diyorum, 100 TL. kahvaltı ve akşam yemeği dahil. Biraz keyif yapmak istiyorum artık, zaten başımda çok ağrıyor. Oda salaş, küçük ama güzel. Beş yıldızlı otel odası konforu beklemeyin, herşey konsept dahilinde salaş yapılmış. Yeterli, temiz.

Odaya yerleşirken “Vileda” ve temizlik malzemeleri odanın kapısının önünde duruyordu (Yolun ortasında). Neden hala almadılar anlayamadım. Sanırım bir gece kalacağım dediğimden, yarın tekrar getirmemek için orada bıraktılar. Çalışanlar bence olması gerektiği kadar samimi. Çok fazla ortak kullanım alanları var. Manzaraya bakan verandaları, küçük terasları var. Büyük ihtimalle yazları daha sosyal bir yer (şanslıyım). Erken saatlerini bilmiyorum ama çok yüksek olmayan bir sesle, sürekli çalan müzik var. Deep House ve Chill Out çalıyorlar. Bir barları da var. Şu baş ağrısı yüzünden ilaç almak zorunda kaldım o yüzden barı yorumlayamayacağım.

Kabak Koyu – Shambala

Mekanı betimlemeye benim edebi yeteneğim yeterli olmaz. Görmeniz gereken bir yer. Muhteşem bir manzara. Fırsat bulursam daha uzun konaklamak için tekrar geleceğim. Benim mekanda ilk anda tek yadırgadığım havuz oldu. Ayrıca çocuk havuzu olmaması ve denize mesafeyi de düşününce o kadar da garip değilmiş aslında. Akşam yemeği açık büfe ve gayet lezzetli. Çorba ve sıcak iki ana yemeğin yanında 6 – 7 çeşit meze ve salata servis ediyorlar. Yemek sonrası, sezon sonu olduğundan kalmamış, espresso bulamadım (öyle deme önemliydi).

Kabak Koyu

Yazıyı bitirirken baş ağrımın da geçtiğini farkettim. Ay da doğdu ve dolunay. Uyumadan önce manzaranın biraz daha tadını çıkarayım.

Şu an burada çalan şarkı; We get high (kalabrese remix) – Alex Barck & Jonatan Backelie


Aklına takılan ne varsa yazabilirsin. En kısa zamanda cevap vermeye çalışacağım.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.