İstanbul’a kar yağmış, insanlar dışarı çıkamıyormuş. Antalya’da bugün madem güneşli bir hava var, o zaman günlerdir planladığım Olympos – Altınyaka – Çitdibi – Geyikbayırı rotamı gerçekleştirme zamanı. Birazda kar görürüm diyordum ama kar yüzünden geri dönmek zorunda kalacağımı hiç düşünmüyordum.

Hani insanlar bir tarafta kartopu oynarken, diğer tarafta denize girilebilen şehirdeyim ya; hep denizinden faydalanıp, işin kartopu kısmını hiç görmediğimden “birazcık” maceranın bir zararı olmaz diye yola çıktım.

Bir haftadır havanın sağı solu belli olmadığı için motora atlayıp gezinmek için tetikte bekleyen ben, uyanınca güneşi görür görmez kahvemi demleyip, termosu kapıp hemen yola koyuldum. Hemen dediğim saat on iki. Yarım depo yakıtım var, normal insanlar gibi anayollardan gitmek nedense aklıma gelmediğinden, her ihtimale karşı depomu doldurmak için önce en yakın akaryakıt istasyonuna uğradım. Yol hafif ıslak biraz da rüzgar var ama iki gün önce fırtınaya yakalanmış olan adama vız gelir diyorum.

Erentepe

Yakıtımı alıp Erentepe üzerinden Altınyaka’ya giden yola sapıyorum.

Sapağı döner dönmez yağmur başladı. “Yağmurluğu giysem mi?” kararsızlığında beş dakika geçirince dindi. Fena başlamadık yola. Alışık olduğum saçmalıkta bir yoldan (stabilize, toprak tekrar stabilize), “acaba doğru mu gidiyorum?” diye düşünerek İncircik Köyü’nden geçerek devam ediyorum. Bu yola daha önce Google Maps’den bakmıştım aslında, hani asfalttı Google? Neyse diyorum, keyfim çok yerinde. Sağ tarafımda en ucuna kar değmiş çam ormanı kaplı Erentepe, solumda da Kumluca’dan Finike’ye kadar olan sahil bölgesi.

Neredeyse solumdaki ovanın tamamını kaplayan seralar ve deniz, bulutların arasından sızan güneş ışığıyla gümüş gibi parlıyor. Motorun sesini dinlemek hoşuma gittiğinden interkomdan gelen müziği de kapatıyorum.

Tenere, nam-ı diğer “hilti” hoplaya zıplaya gidiyor rampalarda. Deniz seviyesinden epey yükseldim, evlerden de uzaklaştım. Bu ıssız yolda ilerlerken bir keklik görüyorum. Şaşırmadım değil, bu düzensiz avcılıkla hala hayatta kalmasına. Çok yakınında olmama rağmen, yolu dikine yürüyerek geçiyor sonra kanatlanarak kaçıyor. Al mutlu olmak için bir sebep daha.

Karnım biraz aç, kahvaltı yapmadım. Planım rota üzerinde Google’dan bulduğum Söğüt Cuması’nda ki Şen Pide’de yemek.

Altınyaka

Erentepe’den gittiğim yol yaklaşık 25 kilometre sonra, Kumluca – Altınyaka – Antalya yoluyla birleşiyor. Bu yol az önceki yoldan sonra otoban gibi geliyor. Stabilize, iki bazen de üç şeritli güzel bir yol. Manzarası da güzel. Yolda ilerlerken bir şey fark ediyorum, böyle düzgün, işlek olması gereken yolda hiç kimse yok. Sonradan anlayacağım üzere akıllı insanların dışarıda işi yok. Benden akıllı olmasın bir motorcu arkadaş, ben fotoğraf çekerken karşı istikametten geliyor. Selamlaşıyoruz, bir karede de onu yakalıyorum. Altınyaka’ya on beş kilometre sonra ulaşıyorum. Küçük bir mahalle. Bir market gördüm, açıktı. Bir iki de restoran tabelası gördüm ama kendilerini göremedim yol kenarında. Telefonun navigasyondan istikametimi Üçoluk olarak ayarladım. Planıma göre oraya varmadan az önce, Söğütcuması – Yarbaşçandır istikametine sola döneceğim.

Karla kaplı Beydağları’nın arasından, Tahtalı Dağı’nın kuzey yamacında muazzam bir
manzaranın içinde seyahat ediyorum. Yolun kenarlarında artık kar kümeleri var. Yolu buzlanmaya karşı tuzlamışlar. Yinede yol üzerinde, yamaçların gölgesinde kalan her yer buz.

Tenere’ye termometre koymamışlar diye kızıyordum ama şimdi seviniyorum. Belli ki hava sıcaklığı sıfıra yakın, bilmemek işime geliyor. Güneşin kuruttuğu kısımlarda yaklaşık 100 km/h, diğer kısımlarda bazen 2. vitese kadar düşerek 20-30 km/h hızla dönebiliyorum virajları.

Kitanaura

Altınyaka’dan 10 kilometre sonra dönüyorum Söğüt Cuması istikametine. Yine stabilize bir yolda ilerlerken bir sürpriz; yolu yapanlar acımamış bir antik kenti ortadan ikiye bölmüş, sağım solum kalıntılarla dolu. Sonradan araştırınca kentin adının Kitanaura olduğunu öğrendim. Ah benim güzel ülkem. Kral mezarları görüyorum, bazı kemerli binalar. Birinin duvarında savaşçı başları kabartmaları. İlerlediğimde bir kilometre sonra küçük bir köy (Saraycık) var, çeşmesinin yanında da antik sütunlar! Bazı evler sanırım kalıntıların üzerine inşa edilmiş. Köy değil açık hava müzesi. Bir kadın çeşmede, bir kaba su dolduruyor. Yaşayan tarih. British Museum’da olmasından iyidir.

Kentle ilgili detaylı bilgi için;
Kithanaura: Doğu Likya’da Bir Kent / Nevzat Çevi̇k

Beydağları / Saraycık

Bu köyün çıkışında durup, izlediğiniz videodaki timelapse’i çekip kahvemi içiyorum. Geyikbayırı’ndaki arkadaşlarıma da geliyorum diye haber veriyorum. Bu noktadan sonra beş kilometre gidebiliyorum. Aslında yol stabilize, sorunsuz fakat benim gidebildiğim son iki kilometre karla kaplı. Kimi yerlerde 30 – 40 santim kar var.

Benden önce geçen bir aracın tekerlek izi asfalta kadar ulaşmış. O iz üzerinde pür dikkat ilerliyorum. Bu yirmi santim genişliğindeki açıklıktan azıcık çıktığımda, asfalt için tasarlanmış lastiklerim sağa sola kayıyor. Zar zor toparlıyorum. Yolun iyice dikleştiği bir noktada sola kıvrılan virajda, o da ne takip ettiğim lastik izi asfalta ulaşmamış! İz var ama kar üzerinde. Durmaya çalışacak zamanım bile olmadan hop yerdeyim.  Üzüldüğüm kameranın şarjı bitik, en heyecanlı yeri kaçırdım. Neyseki kar üstüne düşüyorum.

Şu gezilerde en iyi öğrendiğim şey düşmek. Çok güzel atlıyorum motordan. Şanslıyım hızlı düşmüyorum. Motoru güçlükle kaldırıp ayaklarım iki yanda, motora ağırlığımı vermeden birinci vites rampada ilerliyorum. Nasıl bir inatsa. Daha önce paket servis yapan karda ilerleyen bir motorcudan gördüğüm teknikle; iki ayağım yanda yerde, kayak yapar gibi yokuş yukarı ilerliyorum. Şimdide kar yağmaya başladı iyi mi? Aslında çok güzel ama ben o havada değilim. İş çıkışı kar fırtınasına yakalanmış İstanbul’lu gibiyim, ev de Beylikdüzü’nde!

Karda, yokuş da bitecek gibi değil. İstanbul’un ahı tuttu. Bir beş yüz metre daha ilerledim. Aklımda yolun devamı var. Yokuş aşağı nasıl ineceğim? Bir düzlükte ilerlemeye başlayınca sağ ayağım mecburen arka frene geçiyor, on metre sonra da iz tekrar kayboluyor ve tüm yol kar kaplı artık. Göz göre göre yine düşüyorum. Aferin bana. Yol kar kaplı olduğundan motorda bir zarar görmüyor bende. Gözümün gördüğü kadarıyla yol gidilecek gibi değil. Pideye sadece bir kilometre kala dönmeye karar verdim. Zaten ulaşabilen varsa hesabı bana göndersin ben ısmarlayacağım.

Motoru ayaklığın üzerine güç bela, ayaklarım patinaj yapa yapa alıyorum. Yine ayaklığın ekseni üzerinde dönüş yönüme çeviriyorum. Kah dönüyor tekerler, kah kar üzerinde kayıyorum. İlk düştüğüm yere kadar hasarsız geliyorum. Sonra bilin bakalım aynı yerde ne oluyor?

Bu sefer epey zorlandım motoru kaldırıken, bir de belimi incittim. Dolu deponun faydaları. Motoru kaldırmayı epey zorlaştırıyor. İnerken aklıma Tenere’sinin tekerine, motosiklet kayışından yaptığı kar zincirlerini “rambo” bıçağıyla söken Yücel Teköz geliyor. İzlemediyseniz buradan izleyebilirsiniz.

Beydağları / Tahtalı

Hiçbir yerde durmadan dönüşe geçiyorum. Ucuz atlattım, ay belim derken sola dönersem Geyikbayırı’na, sağa eve giden sapağa geliyorum. Karar verene kadar bir fotoğraf çekiyorum ve neden bilmem eve doğru değil sola dönüyorum. Ben bu kadar inatçı bir adam görmedim! Fakat iki kilometre sonra, ana yolun bile üzerinin kar kaplı olduğunu görünce kuyruğu kıstırıp geri dönüyorum.

Karnım aç, üşüdüm ve yoruldum. Yol Kumluca’ya gidiyor. Açlığımı da bahane ederek Kumluca’ya sürdüm. Hayalim sıcak bir çorba, şiş ve piyaz. Ali Rıza’nın Yeri’ndeyim.
Dolu dolu bir tabak bir tavuk çorbası, üzerinde kızdırılmış tereyağı. Bu bence Kumluca’daki en iyi çorba.

Piyaz Antalya usulü tahinli, burada alıştığım bir lezzet. Tarifi ustasında gizli olsa da bildiğim kadarıyla anlatayım. Tahin tahta bir kaşıkla yağı çıkana karıştırılıyor. Ilık suda eritilmiş limon tuzuna (olmazsa olmazı) biraz tuz ve sirke hatta azıcık kimyon da konarak tahine ilave ediliyor. Bazı yerler bu tarife ezilmiş sarımsak da ekliyor. Ne çok sulu ne çok katı olmalı, kıvamını pek çok yer tutturamıyor.

Şiş köftesi lezzetli. Buradakilerin en iyisi diyemem ama iyi. Aynı seviyede yapan bir kaç yer daha var. Mekan bir esnaf lokantası havasında. Herhangi bir lüks beklememek lazım. Personeli samimi. Bildiğim kadarıyla kredi kartı geçmiyor.

Karnımı doyurdum; hava kararmadan, soba sönmeden evde olmam lazım. Yetişiyorum.
Hava şartlarından olsa gerek internet yok ve elektrik gidip geliyor. Belim de çok ağrıyor.

Gerçekten denenecek şey değilmiş yaptığım. Bir süre bildiğim ana yollardan şaşmam diyorum. Bakalım ne kadar dayanabileceğim bilmediğim yollarda.

Bir kaç haftadır wikiloc test ediyorum. Bir rota veritabanı, sürerken kayıtta yapabiliyorsunuz. Kullanımını detaylı olarak  yazacağım.
Bu gezinin rotasını yükledim. Bu link ile ulaşabilir, dilerseniz indirebilirsiniz.

Aklına takılan ne varsa yazabilirsin. En kısa zamanda cevap vermeye çalışacağım.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.