Hesapta Türkiye’den gitmeden motorla bir hafta sürecek bir tura çıktım. Yola fena başlamadım aslında. Güver Kanyonu’nda kendini hissettirmeye başlayan talihsizliğim, Termessos’dan sonra Geyikbayırı’na ulaşmaya çalışırken zirve yaptı. Sonuç, başarısız tur version 2.0 elde kalan Güver Uçurumu, Termessos Antik Kenti.

Bu tura çıkmayı neredeyse on beş gündür planlıyorum. Daha önce planlayıp yapamadığım, Pamukkale’den dönmek zorunda kaldığım turun biraz daha uzunun yapmaya karar verdim. Hava şartları bir yandan, bir de arabayla ufak bir kaza yapınca tamiratını beklemek zorunda kaldım. Yola çıkış tarihim Türkiye’de ki son haftama kaldı.

Tüm eşyalarım toplu vaziyette, arabanın servisten çıkmasını beklerken harita üzerinde bol bol plan yapma şansım oldu.

Planladığım güzergah

Tahminime göre bir hafta sürecek bu turda görmek istediğim yerler; Güver kanyonu ve seyir terası, Termessos Antik kenti, Geyikbayırı, Uçansu, Bilgelik vadisi, Kapıkaya, Blaundus Antik Kenti, Ulubey Kanyonu / cam teras, Bintepeler, Seferihisar diye uzayıp gidiyor. Detayları haritada var zaten.

Yola çıktım

Kışın ortasında olduğumuzdan günler kısa. Motorla uzun turlar yapmak için çok doğru zaman değil aslında. Gündüzü kaçırmamak için sabah erkenden yola çıkmam lazım ama bu seferde hava çok soğuk olacak. Bu konudaki önceki tecrübelerimden, zamanımda bol olduğundan sabah ne erken ne geç saat 9:30’da, bir gün önceden hazırladığım motora sadece depo çantasını yükleyerek yola çıktım. Hava bulutlu, Tahtalı Dağı’nın arkası epey karanlık ama hava tahmininde yağış görünmüyor.

Benim için bu turların en sıkıcı kısmı başlangıcı. Eve yakın bu kısımlardan defalarca geçmenin sıkıntısı. Ana yola kadar dokuz kilometre boyunca motora yerleşerek geçti zaten. Sırtımı yasladığım Enduristan Tornado 2 çanta kıvamını buldu, eldivenlerim yeni ısındı. Yazın şikayetçi olduğumuz manifolttan sol bacağa gelen ısı kışın nimet, adeta kalorifer etkisi yapıyor.

Kışın özellikle böyle erken saatlerde yola çıkınca dikkat gerektiren önemli konulardan biri yol üzerinde “mikro-klima” olan bölgeler. Ne demek mi bu mikroklima? Hani yolun ağaçtan yada yamaçtan güneş görmeyen kısımları olur. Genelde bu kısımlar gece düşen çiğden yada yağıştan ıslak daha da kötüsü buzlanmış olur. Güneş henüz o kısma ulaşmadığından kurumaz yada erimez. Bu zemindeki ani değişiklik sebebiyle yol tutuşunuz kaybolur, hızınızı doğru ayarlayamazsanız başınıza gerçekten büyük dert açar. Özellikle Ulupınar bölgesi bol bol böyle tuzaklar barındırıyor. İşte tam bu sebeple hızım epey az.

Antalya Liman girişinden sonra yolum boğa çayını takip ederek içeri doğru girmeye başlıyor. Bu gezinin rotasını Google Maps’de çıkarttım. Garmin Basecamp’den Zumo’ya aktaracak zamanım olmadı. İlk durağım olan “Güver Kanyonu”nu navigasyonda aradığımda ilginç bir şekilde hiç birşey bulamıyorum. Bir terslik var ama anlayamadım. Neyse ki bir gece önce haritada nerede olduğunu görmüştüm kanyonun. Parmağımı haritaya koyup buraya git dedim.

Güver Kanyonu

Binaların arasından kısa kısa dönüşler, sonunda evler azalmaya başladı. Binalar ve seralar bittiğinde orman ortaya çıktı. Yemyeşil bir çam ormanı. Dar stabilize asfalt bir yoldan beş, altı kilometre sonra yine bu orman içersinde devam eden kızıl toprak bir yola girdim. Toprak ama yüzeyi düzgün. Antalya merkeze bu kadar yakın, böyle bir orman olduğunu bilmiyordum. Sağa, sola dökülmüş molozlar ve çöpler henüz medeniyetten o kadar da uzaklaşmadığımı gösteriyor zaten. Yolun ilk kısımlarında ormanı tel örgüyle yoldan ayırıp korumaya almışlar, sonrasında bu tel örgü yok. Anlaşılan gerekte yok, insan yoksa sorun yok!

Güver Kanyonu

Gittiğim toprak yoldan navigasyonu dinleyip bir sağa bir sola dönüyorum. Bazen dar bazen geniş, toprak, yangın emniyet yollarından geçiyorum. Söyleneni yapıp biraz daha ilerlediğimde navigasyonun dön dediği yoldan bir dere aktığını gördüm. Yine de söz dinleyip döndüm. Aslında böyle uzun soluklu turlarda kaçınmam gereken bir hareket bu. İlk dakikadan çamurda düşüp rezil bir halde yol almak var kalan altı gün.

Sanırım yüz metresini geçtim. Bazen sığ, bazende nispeten derin akan su bitmiyor. Gidonu kontrol etmek epey zor, kayıp duruyorum ama ısrarla gitmeye devam. Sığ bir yerde durup rotayı kontrol ettim. Yüz metre daha devam edersem başka bir yola çıkacağım gibi görünüyor, o zaman devam. Diğer yola çıkmadan gördüm ki, yolun solundan geçen sulama kanalı tıkanmış, kanaldan gelen su yola akıyor. Bu sebep olmuş yol üzerinden akan dereye.

Şimdi çıktığım yol stabilize asfalt. Burası tam bir labirent. Bir düzlükte olduğumdan çok ilerdeki dağlardan başka kerteriz alabileceğim birşey yok. Bu labirent toprak yollarda on, on beş kilometre yol yaptıktan sonra navigasyona güvenmekten başka çarem yok. Bir süre daha emirlere uyup sürdükten sonra, dün gördüğüm uydu haritasından tanıdık gelen bir konumda olduğumu ve kanyona doğru sürdüğümü anladım. Yol o kadar güzel ki, Dji Spark’la takip modunu açıp biraz kendimi çekme şansım oldu.  Bu dümdüz yol beni kanyonun yanına çıkarttı.

Şu güne kadar gördüğüm kanyonlar daha çok dağlık alanlardaydı ve bir şekilde daralan vadiler kanyona dönüşüyordu. Bu sefer durum farklı dümdüz bir ovada milyonlarca yıldır akan sular kayaları aşındırıp oluşturmuş bu derin kanyonu. Bulunduğum yamaç aynı kotta yüz metre kadar ötemde, karşıda devam ediyor.

Eskiden wikipedia linki veriyordum ama artık oradan alıntı yapıp eklemek zorunda kalıyorum.

Vikipedi, özgür ansiklopedi
 Güver kanyonu (Güver uçurumu), Antalya ilinde, Döşemealtı ilçesi sınırlarında yer alan Karstik kayaçlar üzerinde oluşmuş kanyon vadidir. Kanyonun uzunluğu 2 km, genişliği 20–30 m, yüksekliği 115 metredir. Alanda Traverten kayaçları yaygındır. Travertenler Toroslardan gelen suların etkisiyle derince aşınmış, tahminen 1 milyon yılda kanyon oluşmuştur[1]. Kanyon 280–300 m yüksekliğindeki Döşemealtı Platosu üzerinde yer alır. Kanyonun içinden Güver çayı, Karaman Çayı ve Gürkavak çayı geçer.

Alanda 2007 yılında kurulan Güver Kanyonu Tabiat Parkı’nın büyüklüğü 4044 ha’dır. Sahada kurulan Güver Kanyonu Tabiat Parkı ile Düzlerçamı Yaban Hayatı Geliştirme Sahası Alageyiklerin dünyada doğal olarak yaşadığı tek alandır.[2]

Antalya’ya uzaklığı 20 km olan alanada konaklama tesisi bulunmamaktadır. Kanyonda seyir terasları yer alır, son kısmında panoramik Antalya görüntüsü verir. Çevrede Akdeniz iklimi bitki örtüsü yaygındır: Kızılçam, Ardıç, Pırnal Meşeşi, Keçiboynuzu, Sakız ağacı, Funda gibi maki türleri görülür. Hayvan topluluğu olarak; Ala geyik, Karaca, Dağ keçisi, Yaban Domuzu, Tilki, Porsuk, Tavşan, Üveyik, Kartal ve Doğan görülür.

Güver Uçurumu, seyir terası

Mekan çok güzel ama beni çok tatmin ettiğini söyleyemem. Çok güzel olduğunu düşündüğüm bir kanyondayım ama şöyle az da olsa bir yükseklik, kanyonu doyasıya seyredecek bir yer bulamadım. Dji Spark’dan aldığım görüntüleri izlerken bile daha çok keyif aldım. Aslında dün yaptığım araştırmaya göre buralarda bir seyir terası olacaktı ama…

Biraz sağa doğru devam ettim, pek bir değişiklik yok. Daha fazlada vakit kaybetmeyeyim en iyisi Termessos’a gideyim dedim. Yine navigasyonla yedi kilometre sonra anayola, Antalya – Korkuteli yoluna çıktım. Buradan da on dört kilometre daha var Termessos’ kadar. Korkuteli yolu çok düzgün üç şeritli, çok güzel orman manzaralı bir yol. Ben giderken epey sakindi de. Keyifle ilerlerken Termesos tabelası beklerken birden Güver Kanyonu, seyir terası tabelasını gördüm. Yahu yarım saattir aradığım yerin girişi buradaymış. Pas geçecek halim yok, verdim sinyali çıktım sol taraftan. Azıcık yan yoldan gidip, orman müdürlüğünün tesisisine girdim. Girişte epey büyük sağlı sollu piknik alanı, tuvaletler ve çeşme bulunuyor. Herhangi bir bekçi görmedim. Acaba kampa izin veriyorlar mı? Bilemedim. Alan çok müsait görünüyordu.

Güver Uçurumu

Buradan üç, dört kilometre sonra seyir terasına ulaştım. Ha şöyle yahu! Nihayet manzaralı bir yer. Motoru park ettim. Kaskı, montu, yeleği çıkarttım. Manzaranın tadını çıkartmaya başladım. Burası kanyonun başlangıcı, hafif bir kıvrım yapıyor ve kanyonu boylu boyunca görebiliyorsunuz. Bir, iki metrelik demirden bir balkon yapmışlar. Buradan aşağıyı seyretmekte epey keyifli. Bu noktada aşağıda su da var. Aslında bu mevsimde daha bol olmalı diye düşünüyorum.

On dakika kadar sonra beyaz, şahin marka otomobil, arkasına takılı bir römorkla çıktı geldi. Bizim buralarda römorka Hameş derler, aslında römork üreten bir firmanın adı Hameş. Artık ürünün önüne geçmiş marka, Selpak gibi. Şahinin çektiği, biraz kara düzen imal edilmiş bu römorkun içi de arabanın içi gibi dolu. Gördüğüm kadarıyla çocuklar var. Benden az ötede durdular. Selamlaştık. Onlarda manzarayı izlediler, etrafı keşfettiler. Piknik için gelmişler, ateş yakıldı. Çocuklar olmazsa olmaz kanyonun dibindeki suya koca koca taşları attı, attı attı. Huzur gidince bende gideyim dedim. Ebeveynlerden biri “vaktiniz varsa bekleyin yemek yiyelim” diyerek davet etti ama gerçekten duraklarım uzadı zamanım azalıyor, teşekkür ettim Termessos’a doğru yola çıktım. Bir yandan kızsamda seviyorum bu milleti.

Güver Uçurumu, Seyir terası

Termessos Antik Kenti

Geldiğim yoldan dönerek tekrar anayola çıktım. Altı kilometre sonra da yine sol tarafta Termessos Antik Kenti girişine ulaştım. Girişte müzenin giriş kapısı var. Aslında Termessos epey ileride. Bu yıl için yeniden çıkarttığım müze kartı (50 TL.’ye çok girişli karta sahip olabilirisiniz) ile siftahı yapıp içeri girdim. Girerken görevli, daha dokuz kilometre gitmem gerektiğini, son üç kilometresininde çok virajlı olduğunu söyledi. Saatine bakıp beşte de müzenin kapandığını hatırlattı. “Önümde Termesos’u gezmek için üç saat var ama yanımda çadır var, sorun yok” diye espri yapsamda “yasak” demekten kendini alamadı.

üstteki Knidos, alttaki Termessos

Yol biraz dar ama manzara şahane. Termessos’da ilginç bir şekilde, Datça / Knidos yolunda gördüğüm garip şekilli bir dağın zirvesine benzer bir yere kurulmuş. Seviyorlar sanırım böyle alengirli yerleri. Alttaki kolajın üst kısmında olan Knidos / Datça yolu, alttaki ise Termessos / Antalya yolu. O gezinin yazısıda şurada.

Yol kenarında daha kente ulaşmadan kalıntılar görmek mümkün. Devam ettikçe müze görevlisinin dediği sağlı sollu sert virajlar karşıma çıkmaya başladı. Bir süre sonra Termesos’un kurulu olduğu dağın yamacında ki otoparka ulaştım. Yolun bundan sonrasına yayan devam edeceğiz. Üzerimdeki Alpinestar Track Vest 2 yeleği çıkarttım. Motor montu, botlar ve pantolon böyle bir yürüyüş için çok rahatsız olsa da vakit darlığından üzerimde kaldı. Otopark kalabalık sayılır ve bekçi de var. Ortam güvenli geldiğinden depo üstü çantayı bile motorun üzerinde bıraktım. Bu bölümde bir tuvalet olduğunu yine bilgi olarak vereyim. Eski yazılarımdan birinde resmen “nereye sıçabilirim?” diye bir blog yaptığımı yazmıştım, iki yıl geçmiş değişen birşey yok, hız kesmeden hizmete devam ediyorum.

Bekçilerden birine Termessos’u gezerken nasıl bir yol izlemem gerektiğini öğrendim. “Önce şu yokuştan antik tiyatroya gider, oradan kaya mezarların yanından tekrar buraya inebilirsin” dedi. Başladım yokuşu çıkmaya. Git git bitmiyor. Öyle böyle dik değil. Üstümde motor kıyafetleri elimde dronun çantası, boynumda Sony 6300 fotoğraf makinem, turu tamamlamış aşağı inen mağrur ve bana acıyan gözlerle bakan yerli turistlerin yanından, malum yerimden soluyarak tırmanmaya devam ediyorum. Halden anlayan müze yetkilileri bu tırmanış yolunun bir iki yerine dinlenmek için bank yerleştirmiş. Oturursam kalkamam diyerek var gücümle tırmanmaya devam ettim. Sonunda şehir surlarına ve giriş kapısına ulaştım. Ayakta kalan yapılar olsa da şehrin geneli kelimenin tam anlamıyla yerle bir. Restorasyonda görmemiş. Yürüyüş yolunda bile kalıntılar var. Üzerine basarak ceylan kıvamında sekerek ilerliyorum. Elimde şehrin bir haritası yok. Tamamen şansa ilerliyorum. Gitmeden edinmekte fayda var (bulursam buraya eklerim).

Termessos Antik Kenti şehir planı

Kentin deniz seviyesinden yüksekliği ortalama 1150 metreymiş. Çok sarp bir yamaca kurulmuş. Bu durum şu an için “manzarası çok güzel” diye yorulmasa da o dönem için muhtemelen “çok güvenliye” denk geliyordu. Zira MÖ 333’de Büyük İskender bu şehri istila etmeye çalışmış, ancak zor olacağını anlayınca çekilip seferine devam etmişmiş. Gel gör ki Büyük İskender’in alamadığı tek kent olduğu söylenen bu kenti, geçen iki bin senede doğa teslim almış. 

Termessos Antik Kenti

Bu arada şu linkte okuduğum bilgilere göre bu Termessoslular da pek rahat durmamış. Belki konumun verdiği bu rahatlıktan olacak, etraftaki diğer kentlerle hep savaş içinde olmuşlar.

Yıkıntılar arasında kaybolmuş gibi dolaşıyorum. Bir yürüyüş yolu veya yönlendirme tabelası yok. Sadece bulunduğunuz noktanın ne olduğunu söyleyen tabelalar var. Bunlardan biri “Kanalizasyon sistemi”. Bu kanallar gerçekten ilginç görünüyor, o devir için büyük sayılabilecek bir sistem kurmuşlar. Şehirin nüfusu pek fazla değil (tiyatrosu 5000 kişilik) ama yapılara bakılacak olursa epey modern sayılabilecek bir kentmiş sanırım.

Yamaçta tırmanmaya devam edince karşıma birbirine bağlı beş sarnıçtan oluşan sarnıç sistemi çıkıyor. Yüzeydeki deliklere bakınca küçük gibi görünen bu su depolama sistemi aşağıda birbirine bağlı devasa beş sarnıçtan oluşuyor. İnternette ne kadar araştırma yapsamda bu sarnıçların kapasiteleri ile ilgili bir bilgi bulamadım. Benim tahminim bir tanesinin hacmi (6 metre çap, 8 metre yükseklik olsa) yaklaşık 230 m3. Bu devasa sarnıçlar olmasa uzun sürecek kuşatmalara başka türlü dayanamazlardı zaten.

Aslında Termesos’la ilgili çok bilgi yok. Biri yazmış herkes o yazıyı kopyala yapıştır yapmış. Daha detaylı bir araştırma yapıp farklı bilgiler edinirsem eklerim artık.

Sarnıçtan ilerleyince de karşıma Artemis tapınağı geldi. Yine çok görkemli bir bina pek çoğunun aksine ayakta kalmayı başaranlardan. Eklediğim videoda Termessos’da tiyatro dışında gördüğünüz yapı da bu tapınak.

Termessos can alıcı vuruşu tiyatro ile yaptı. Aslınca çok fotoğrafını görmüştüm ama canlı görmek başkaymış. Ne kadar güzelsin! Yapı ayrı güzel, manzarası ayrı güzel. Arkadaki dağın zirvesi buluta gömülmüş. Hava biraz kasvetli olsa da Termessos’un görkemli tiyatrosunun yarattığı etki inanılmaz. Hemen girişte  kocaman düz bir taş üzerine oturdum. Hava serin olsa da artık beni daraltan monttan bir süreliğine kurtulup oturdum. İşte yine günün en güzel anındayım. Karşında üste yakın bir basamakta oturan bir adam elinde telefonu ile vakit geçiriyor. Ben ona bakıp zamanı geri sarıyorum. Bundan belki iki bin yıl önce kim bilir kimlerin ne çabayla yonttuğu bu taş bloğunun üzerinde, yine kim bilir neler yaşanmış bu tiyatroyu ve arkasındaki manzarayı seyrediyorum. Yapıyı bitirdiklerindeki sevinç, izledikleri oyunlar, hatta Büyük İskender’in kuşatması ve kurtuluşları…

Termessos Antik Kenti

Kaptırmış giderken şu ana kadar sabredip şikayetçi olmadığım, bütün gezi boyunca denk geldiğim “Selfie ailesi” ile talihsizce yeniden tiyatroda kesiştik. Kent gezim boyunca fotoğraflamak istediğim, hoşuma giden ne varsa içinde onlar vardı. Tam olarak doğru kelime içinde! “Bir de böyle çek, şimdi kuzenimle çek, bacağımı şu sütuna dolayayım öyle çek…”  Her yerde sabırla bekledim, sırayla tüm aile üyelerinin ikili üçlü kombinasyonlar deneyip, onlarca fotoğraf çektirip gitmelerini. Yine denk geldiler. İki velet yerde yatmış en “tatlı” pozlarını vermeye çalışıyor, bense acı çekiyorum. Baba fotoğraf çekmeye, çokta büyük olmayan benim olduğum yere çıkıyor, her ne kadar kalben sahiplensem de bu taş bloğu, O bunun farkında değil. Çocuklar susmuyor, bir tanesi olduğu yerden bağırıyor “Baabbaaa bulutlar mı gidiyor, dünya mı dönüyor?” Hay senin çocuk! Yandı babanın kafa!

Sanırım kalan vaktimin tümünü tiyatroda geçirdim. Artık dönmem lazım. Dönüş yolunda farklı bir yerden dönmek için bekçinin söylediği istikamete doğru gittim ama bahsettiği yolu göremedim. Botlarım yeni sayılır biraz ayağımı acıtmaya başladı, kapanışa kalan zamanda az olunca geldiğim yoldan dönmeye karar verdim. Dönüşte kenti görmeye gelen, yolun yarısında tırmanış yüzünden canından bezmiş “Abi çok var mı?” diye soran bir grup oldu. “Beş yüz metre daha var böyle dediğimde” vaktiyle Büyük İskender’den gelen söz çıktı ağızlarından, “boşver abi dönelim”.

Geyikbayırı

Geceyi Geyikbayırı’nda geçirmeyi düşünüyorum. Mümin’e, Flying Goat’a uğrayacağım. Aradım ama ulaşamadım. Sanırım tırmanışta.  Motora binip dönüş yoluna geçtim. Kapanışa yarım saat kala Termessos müze gişesinin önündeydim. Gişenin yanında dört kişi ateşin yanında, çay demlemiş oturuyorlar. Ben hem navigasyonda rotayı hazırlayayım, hem de yoldan emin olayım, onlara da bir sorayım diye yanlarında duruyorum. Gruptakiler yoldan çok emin değil. Gişenin içerisindeki arkadaşlarına, bana girişte yardımcı olan kişiye sesleniyorlar. Daha O’na sorumu sormadan hemen çay dolduruyorlar. Motor stop, kaskı çıkar, balaklavayı çıkar, vaktin azmış ne önemi var. Çay közde demlenmiş, kara demlik çayı. Kaç kere denk geliyorsun ki. Çayı içerken yolu konuşuyoruz. Epey dolambaçlı, bir kısmı toprak ama alternatif bir kaç yol var. Hemfikir olmasalar da gidilebileceğini ama Güzle Köyü’nde de tekrar sormamı söylüyorlar. Bir tanesi ısrarla, uzun olsa da asfalt bir yoldan Antalya istikametine geri dönüp oradan dolaşmamı söylüyor. Benim içimde ise biraz keşif yapma isteği var.

Çayımı içtim teşekkür edip vedalaştım. Saat beş olmadan Korkuteli (Denizli) yoluna girdim. On sekiz kilometre sonra Söğütçük sapağını geçip, on bir kilometre daha gidip Güzle Köyü yoluna girdim. Güzle’de tekrar yol soracağım. Yazın Cemil’le Transanatolia Rallysi’nin parkurunu gezmeye çıktığımızda buralardan bir yerden anayola çıkmıştık. Rakım yüksek, mevsimde kış olunca iyice çoraklaşmış gibi görünse de güzel manzaralı yerler. Eski tip arı kovanı, karakovan bile gördüm.

Karakovan

On beş kilometre sonra Güzle Köyü Camii’nin yanında durdum. Gördüğüm bir kişiye sordum. O’da navigasyon gibi ileriden toprak yola sağa dönmemi söyledi. Her zaman ki gibi, ne olduysa toprak yola girince oldu. Dört kilometre sonra Doyran Baraj inşatının yanına geldim. Navigasyona uyup sola döndüm. İzlere bakılırsa, neredeyse hiç kullanılmayan bir yere girdim. Çok dik ve su yüzünden bozulmuş bir yoldan aşağı doğru inmeye başladım. Her metrede düzelmesini umduğum yol daha da bozularak devam etti. Böyle bir yolda aklınızda ilk “nereye gidiyorum?” sorusu geldiğinde durun, gitmeyin. İnin yürüyün nereye gidiyor yol bakın. Ben devam ettim tabii ki. Arka frenle yavaşlamaya çalıştığımda ABS devreye girecek kadar eğimli bir yerde ilerledikçe ilerledim. Tek şansım yolun bir yere çıkması artık.

Bu şekilde iki, üç kilometre ilerledikten sonra yol vadinin dibine indi, yokuş bitti. Şimdi daha güzel(!) bir manzara var karşımda küçükte olsa bir dere geçmeliyim. İnip zemini kontrol ettim. Gözüme kestirdiğim bir yerden iri taşların üzerinden suyu botu geçmeyecek yükseklikteki bu dereden güçte olsa ayaklarımla yandan destekleyerek geçtim. Şimdi rampa çıkmaya başlıyoruz. Daha yirmi metre ilerlemeden tekerleklerimi çamur sardı. Tekrar inip yolu kontrol etmeye karar verdim. Bu inip sık sık kontroller çaresizliğimin belirtisi aslında. Navigasyona göre beş yüz metre kadar sonra daha iyi bir yola çıkacağım ama yolun gidişatı çok daha kötüleşiyor ve yerleşimden giderek uzaklaşıyor.

Bir süre düşününce dönmek, başka bir yol kullanmak daha mantıklı geldi. Yokuş yukarı durunca motoru kaymasın diye viteste bırakabilmek için kontağı kapatmıştım. Dönüş için ilk hamlem motoru çalıştırmak olacaktı fakat çalışmadı. İki hafta öncede eve yakın bir yerde çalışmamıştı ama iki aydır kullanmadığımdan akünün zayıfladığını düşünmüştüm. Epey yol yaptığıma göre şarj olmuş olması lazım aslında. Olabilecek en kötü senaryoları düşünüp ittire kaktıra motoru yokuş aşağı döndürdüm. Hayatımda üçüncü kere denediğim vurdurarak çalıştırma işini neyseki dereye gelmeden başardım. Keza dereyi de sorunsuz geçtim.

Şimdi en büyük sorunum karşımda, az önce inerken frenin bile tutmadığı dik bozuk yoldan yukarı çıkmak. Bulunduğum yerde on metrelik bi düzlük var, sonrası aralıksız dik rampa. Biraz hızlanıp sorunsuz başladım mı, devam eder çıkarım diye düşünüyorum. Hop kalktım, girdim rampaya ama işler planlandığı gibi gitmedi daha on beş metre gidemeden yerdeyim. Bende bir şey yok bilirsiniz en iyi yaptığım şey motordan atlamak. Tabii ki motor stop etti. Rampa, akü, motoru kaldırmak… Çantada çadır var, birileri denk gelene kadar gece burada mıyım?

Ne yapacağıma karar verene kadar Yamaha servisini bir arayayım hem sorunu anlatayım hemde koyduğum teşhis doğru ise akü değiştirmek için randevu alayım dedim. Serviste aynı fikirde fakat bir sorun var ellerinde akü yok, bir haftaya gelecek. Motor garanti kapsamında olduğundan başka bir aküyüde kabul etmiyorlar. Ben nasıl güvenip yola devam edeceğim bu aküyle? Sorunum birdi, bin oldu. Bir yandan da yeni botlar fena acıtmaya başladı topuğumu ama onu düşünecek halim yok. Yol su izlerinden “w” şeklini almış. Motorun tekerleri yolun yüksek yerine geldiğinden bir türlü kalkmıyor. Mecburen motoru yolun ortasına doğru sürüklemem lazım.

Çantaları sökmeye karar verdim. Montu, kaskı, bana ve motora yük ne varsa söktüm. Altta kalan çanta hariç herşeyi yolun yanına yığdım. Bulunduğu yerde motoru kaldırabilsem bile binmek sorun olacak. Yarım metre sürükleyip yolun ortasına getirdim. Son bir gayret motoru düzeltmeyi başardım. Üzerine oturdum. Geri geri ineceğim aşağıdaki düzlüğe. İhtimal vermesem de şansımı deneyip marşa basınca çalıştı canım Tenere! Neden bilmem tüm eşyalarım yerdeyken ayaklarımı yanda destek yapıp motorun üzerindeki yükümü azaltıp ilerlemeye çalıştım. Sanırım son çırpınışlarım. Bir şekilde de ilerlemeye başladım. Hatta on metre sonra motor ivme kazandı ve ayaklar peglerde ilerlemeye başladım.

Çantalar, mont, kask herşey geride kaldı. Olsun ben gidiyorum ya! Motor sağa sola geze geze o rampayı çıkarken kafamdan eşyaları almak için kaç sefer yapmam gerektiği, üç kilometre git, üç kilometre gel en az üç sefer yapmam gerektiği bunun kaç saat süreceği gibi matematik hesapları çözdüm. “En azından motoru çıkarttım”la kendimi teselli ettim. Yolun nispeten düzgün kısmına tepedeki baraj şantiyesine gelinince orada park etmiş beyaz kamyoneti park ettim. Uzun zamandır bu kadar mutlu olmamıştım. Aracın olduğu yere gelip konteynerin yanına motoru park edince, sesi duyan bir kişi içeriden çıktı. Zaten halimden belli olan sefaletimi anlayıp “hayırdır” dedi. Dedim durum bu “kamyonet kimi?” Gülümseyerek “Devletin” dedi. Allah devletimize zeval vermesin! Şu an ihtiyacım var, zaten benimde sayılır bir şekilde. Anlattım durumu.

Sağolsun bindik kamyonete eşyaları almaya indik. 4×4 bu araç bile zorlanarak inip çıktı. Aşağıda barajın vana odası varmış o yüzden yolu biliyorlar zaten. Biz yukarı ulaştığımızda vardiya bitmiş, çalışanlar paydos etmiş. Motorun etrafında yedi, sekiz kişi toplanmış. Sanki yarım saat önce aşağıda kıvranan ben değilmişim gibi onlara da durumu anlatıp eğlendim. Onlar daha çok eğlendi. Bir hatıra fotoğrafı bile çektirdik.

Baraj Hatırası

Giyinip kuşanıp onlardan öğrendiğim yola koyuldum. Barajın üzerinden geçip karşıdaki taş ocağının toprak yolundan asfalta ulaşacağım. Seti geçer geçmez sola ufak bir rampa var. Üzeri vıcık vıcık çamur. Birinci viteste, temkinli daldım viraja. Arka teker yalpalaya yalpalaya gidiyorum. O esnada taş ocağından çıkmış olacak başka bir motorlu karşıdan güç bela geldiğimi göre göre geldi. Tam iki inatçı keçi hikayesi ve sonu, yoldaki tek kaymayan teker izi onun oldu. Bende dört metre bile ilerleyemeden yine yerdeyim. Sağolsun gördüğü halde durmadı bile.

Motora bakarken karşı yamaçtan ıslık sesi geldi. Zaten gidişimi takip eden baraj ekibi, bana el sallayarak hareketlendi. Bir kaç saniye sonra kamyonetin kasası bile dolu olarak yanıma geldiler. “Yahu” dedim, “yol bu mu?”. Yine güle oynaya motoru kaldırıp yokuşun üstüne düzlüğe çıktık. Motor yine çalışmadı, ittirdik. Üstüm başım, motor, çantalar çamur içinde. Hiç bu kadar eğlenceli acı çekmemiştim. Yolun devamını sordum, taş ocağından dolayı yolun devamıda böyleymiş ama çok yokmuş anayola. Mecburen gideceğim. Baktılar başlarına dert olacağım işi garantiye alıp asfalta kadar beni takip etmeye karar verdiler. Şaka bir yana yine kaya kaya ama yeri görmeden asfalta kadar gittiğim o yolda beni takip ettiler. Hepsine çok çok teşekkür ediyorum.

Birlikte çektirdiğimiz fotoğrafı DSİ 2013 facebook grubuna koymamı istemişlerdi ama tam bu isimde bir grup bulamadım. Umarım buradan ulaşırsınız.

Asfalttayım, şimdi düşünme zamanı. Bir daha toprak yola girmeyeceğim o kesin. Tura devam mı? Aküyü ne yapacağız? Şu an çok yorgunum!

Navigasyon sürekli “sağa dön” “asfalt olmayan yol” diyor. Yemezler, hele hava kararmışken. Durup artık sinirimi bozan, toprak yol opsiyonunu kapattım. Uzun ama asfalt yoldan Geyikbayırı’na ulaştım. Neyseki Mümin’le de konuştum orada. Motoru yine çalışmazsa diye yokuş aşağı bıraktım. Saat akşam sekiz, yürüyen bir harebeyim. Sabah ondan bu yana, neredeyse üç saat mola verip yedi saat motorla güreştim. Ağrıyan her kasım, mantığı olan her beyin hücrem eve dönmemi söylüyor. Zaten akünün durumunu düşünüce devam etmeninde pek mantığı yok.

Dinlendikten sonra eve geri dönmeye karar verdim.  O’na artık keyifli bir anıya dönüşmüş günümü anlattım. Birlikte yemek yedik, arkadaşlarıyla tanıştım. Mekanda çok keyifli insanlarda. Kalmamda ısrarcı, özlemişim de Mümin’i ama şu an ihtiyacım olan şey neredeyse bir saat uzaktaki evim, sıcak bir duş ve yatağım.

Ertesi dün edit:

Gece eve gelip ayağımdaki Dainese Carroarmato botları çıkarınca aşırı şiddet içeren alttaki fotoğrafla karşılaştım. Böyle bir fotoğraf yayınladığım için de ayrıca özür dilerim.

Botlar yeniler ama, aslında ilk defada giyiyor değilim. Birazcık rahatsız ediyordu sadece. Gün içinde ufak ufak acısını hissetmeye başlamıştım ama bu hale geldiğini tahmin etmemiştim. Tura devam etmeye kalksam, ertesi gün botlar yüzünden dönmek zorunda kalacakmışım.

Daha önce hiç ayakkabıcıya motor botu kalıba aldırıp açtıran oldu mu bilmiyorum ama denemekten başka şansım yok gibi görünüyor.

Bu da temizlik öncesi – sonrası fotoğrafı oldu. Botların rahatsızlık sürecini atlatır satmazsam inceleme yazıma buradan ulaşabilirsiniz.

Aklına takılan ne varsa yazabilirsin. En kısa zamanda cevap vermeye çalışacağım.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.