Gaziantep’te güzel bir sabah daha. Dün epey sakin bir gün geçirdiğimden olacak bu sabah çok dinç uyandım. Yine alarmsız, saat yedi buçukta kalktım. Bugün Gaziantep’te Zeugma/Belkıs, Birecik ve Halfeti’yi gezip,Gaziantep’e otele geri döneceğim. Bu yüzden tüm eşyalarımı motora yüklememe gerek yok, epey rahatım. Otelde kalmanın verdiği rehavetle yarım saat daha odada oyalandım.

Kahvaltıda ciğer; Ciğerci Mustafa

Bu sabah nihayet gecesinden fazlaca şişirdiğim göbeğimden dolayı Adana’da yapamadığım ciğerli sabah kahvaltısını yapacağım. Gideceğim yer “Ciğerci Mustafa”. Dün gece yürüyerek gittiğim Bayazhan’ın yakınında kalıyor. Yani çok uzak değil. Yine yürüyerek gidiyorum. Yarım saat kadar sonra varıyorum. Kocaman bir dükkan.

Girdim bir masaya oturdum ama bir tuhaflık var, hiç müşteri yok. Hani biz buralarda kahvaltıyı ciğerle yapardık! Sanki bir kumpasın içindeyim. Meğer bütün Adana, Gaziantep, Urfa ağız birliği yapmış bizi işletiyormuş. Durum böyleyse tebrik ederim ama şansınız yok, ben ciğeri çok severim. Yanıma gelen garsona siparişimi verdim. O da ocağın başındaki ustaya seslenip sordu “hazır mı ciğer?” diye. Yok artık!

En azından siparişim çabuk geldi. İri doğranmış ciğeri lezzetli. Kıvamında pişmiş ve porsiyon büyük. Ciğer “günümüz geleneklerine” uygun olarak tahta serviste geliyor. Öyle tarihi marihi değil anlayacağınız bu koca dükkan. Kendimi biraz garip hissetmesem daha çok tadına varacaktım belki. Hesapla birlikte çay istedim. Abartmıyorum tek müşterileri olduğum halde on beş dakika geçmesine rağmen ikisi de bir türlü gelemedi. Tüm çalışanlar tezgahın önünde muhabbetteler. Çaresiz kalkıp kasaya gittim ödedim hesabı . Artık alıştığım şekilde 27 TL. Bir daha gider miyim? Tabii ki hayır.

Ciğerci Mustafa

Bakırcılar Çarşısı, Almacı Pazarı

Dün konuştuğum otel sahibi Zeugma – Halfeti turuma yarım günün yeteceğini söylemişti. Şimdi kalan yarım günde Gazintep’i gezme vakti. Dün gece kapalı iken içinden geçtiğim Bakırcılar Çarşısı’na gidiyorum.

Gece ne kadar sakinse, şimdi o kadar hareketli. Ahşap panjurları kapalı olan tüm dükkanlar açılmış. Boy boy kaplar, cezveler, hediyelik objeler, aklınıza gelebilecek her tür bakır eşya satılmak üzere asılmış. Yukarıdan süzülüp gelen hafif loş ışık altında parıldıyorlar. Sadece çarşı içindeki sokaklar değil, etrafı da hareketli.

Bakırcılar Çarşısı’nın hemen yanında Almacı Pazarı var. Burası da meyve sebze kuruları, pestil, sucuk, baharat salça gibi yöresel ürünlerin satıldığı bir tarihi bir yer. Ben motorla dolaştığımdan yanıma yük yapacak herhangi bir şey satın alamıyorum. Dönüşte bana sadece bir kaç fotoğraf ve hatırladıklarım kalacak. Bu yüzden rengarenk, yan yana dizili baharatlar ve tavanlardan sarkan kışlık kurulukların yarattığı ortamın tadını çıkartıyorum. Aşağıdaki fotoğrafta gördüğünüz de şu kahvesini yaptıkları meşhur menengiç.

Almacı Pazarı

Almacı Pazarı’ndan otele doğru dönerken tekrar Bakırcılar Çarşısı’ndan geçeceğim. Aynı yollardan geçmeyeyim, farklı yerlerini göreyim diye daha arkalarda kalan sokaklarına daldım. İyi ki de böyle yapmışım. Asıl işin yapıldığı bakır atölyeleri buradaymış. Camekanların arkalarında ustalar ellerinde çekiçlerle bakır kapları işliyor. Alışık olacaklar, onları dışarıdan izlemem garip gelmiyor. Farklı farklı dükkanlardan gelen çekiç sesleri birleşip bazen düzensiz, bazen de uyum yakalayarak değişik bir melodi oluşturuyorlar. Sokaklarda ilerledikçe sanki enstrümanlar değişirmiş gibi bazı sesler duyulmaz olup, başka dükkanlardan gelen sesler katılıyor. Bakırcılar Çarşısı, bu turda şu ana kadar gördüğüm en otantik yer.

Yolunuz Gaziantep’e düşerse muhakkak uğrayın ama arka sokaklarda bulunan atölyeleri pas geçmeyin.

Zincirli Bedesten

Gaziantep turunda fazlaca oyalandığımdan yolumun üzerindeki Zincirli Bedesten’e de uğrayıp hızlıca otele gittim. Çabucak hazırlanıp otelin yakınındaki otoparktan motoru alıp yola koyuldum.

Belkıs Köyü, Zeugma

Gaziantep şehir merkezinden çıkmadan depomu doldurdum. Ara yollarda işimi şansa bırakmak istemiyorum. Şehir çıkışında yine zaman kazanmak adına otobana girdim. Yol düzgün 45 kilometre sonra Nizip’te, sağ taraftaki Zeugma Sapağı’na girdim. O da beni üst geçit ile yolun soluna geçirdi. Şimdi Belkıs Köyü, Zeugma yolundayım.

Zeugma Yolu

Gidiş geliş, birer şerit bu yolun sağında ve solunda, otobanda da uzaktan gördüğüm  zeytin ve fıstık bahçeleri var. Toprağın yapısı çok farklı bazen kırmızı bazen de bembeyaz. On kilometre sonra Zeugma’ya yaklaştığımı sağ yanımda kalan Roma dönemi kaya mezarlarından anladım. Bir tabela ile yeri belirlenmiş, tam yolun kenarında duran bir kaya mezarı. Biraz daha ilerledikten sonra bir kısmı Fırat Nehri’nin altında kalmış Zeugma’nın otoparkına varıyorum.

Zeugma

Bir gün önce müzede gördüğüm büyülü mozaiklerin çıkarıldığı yerde, Belkıs Zeugma’dayım. Zeugma Roma İmparatorluğu’nun doğu sınırındaki son kentiymiş. Bu tur için benimde doğu sınırım oldu. Ben biraz daha ilerleyip Fırat’ın karşısına, Halfeti’ye ve Rum Kaleye’de gittim.

Müze binası beş yüz metre daha ileride. Yamaç üzerinde büyükçe bir bina. Oraya kadar araçla gidiş yok. Motoru otoparkta bulunan tek araç olan minibüsün yanına park edip çantamı almak üzere hazırlanırken, orada bulunan üç kişiyle selamlaştım. Biraz muhabbet ettik. Bana içtikleri çaydan teklif ettiler ama benim aklımda kahve var. İtiraf ediyorum termosta dünden kalmış, bayat ve soğuk kahve var. Çıkarıp içtim. Ben kazı alanına yönelirken içlerinden biri de benimle geldi. Gezinirken muhabbet ettik. Buraya bekçilik yapıyorlarmış meğer. Bir giriş ücreti olamaması ilginç geldi doğrusu. Benim yaşadığım Antalya civarında böyle bir yer olsa hemen dikerlerdi bilet gişesini. Neredeyse iki üç dönüm büyüklüğünde, üzeri yüksek bir çatıyla kapalı bu alanda dün Gaziantep Zeugma Mozaik Müzesi’nde gördüğüm eserlerin sökülüp götürüldüğü odalar, evler var.

Su altında kalacakların koruma amaçlı götürülmesine lafım yok ama antik kent bu haliyle biraz üzgün görünüyor gözüme.

Belki şehirdeki müzede daha çok kişi ziyaret edecektir, belki daha güvende olacaklardır. Bir sürü bahanesi vardır belki ama ait oldukları yerden alınmaları bana nedense hiç doğru gelmiyor. O zaman ha Almanya’da, ha İngiltere’de bir müzede olsunlar. Binanın çatısının bir bölümü rüzgardan olacak uçmuş. Belli ki yağmur ve kar içeri giriyor ve zarar veriyor. Bakımsız kalmış burası. Biraz kullanılmış atılmış gibi! Üzüldüm doğrusu. Bu yamacın hemen yanında kazısı devam eden, girilmesi yasak başka bir alan daha var. Sohbet ettiğim kişi, zaten açık olarak görünen durumu anlatıyor. Büyük ihtimalle bu kazı alanlarının çevresi de bu antik alana dahil ama kamulaştırma yapılmamış. Bir kısmı sahipli, fıstık bahçesi bu yüzden de kazılamıyor. Sanırım onlarda daha çok kazı alanı için değil, bölgede kaçak kazı yapılmasın diye buradalar. Belki böylesi daha iyidir, kıymeti bilinecek bir zaman gelene kadar toprağın koruması altında kalmalılardır.

Zeugma Müzesi

Park alanına dönünce ilgimi farketmiş olacaklar, otoparkın etrafında yapılan keşif kazılarının çukurlarını da gösterdiler. Bu küçük kazılı alanlarda seçebildiğim kadarıyla bir hamam bile var.

Bölgede ki yaşamdan, motordan, yemeklerden, geziden konuşup sohbet ettik. İyi insanlar, zaten bu bölgede karşılaştığım sohbet imkanı bulduğum herkes böyle. Yazılarımda politik hiçbir konuya girmeme kararı aldığımdan anlatmayacağım pek çok şey hakkında konuştuk. Yine de şunu söylemeden duramayacağım;

Şu ana kadar sadece altı kent gezdim. M.Ö. 6500 yılından bu yana bu topraklarda yaşamış Hititler’den, Persler’den, Likya, Kilikya, Roma ve İslami dönemden kalma pek çok tarihi eseri; hala kullanılan yan yana yapılmış havra, kilise ve camileri, birbirine çok yakın bu şehirlerin belki birer ülkeye bedel farklı mutfaklarını gördüm. Bu yüzden iyi ki bu kadar farklıyız ve bir aradayız diye düşünüyorum.

Ne yazık ki yine sohbeti kısa kesip yola çıkmam lazım.

Halfeti

Karşıya kıyıya Halfeti’ye gideceğim. Halfeti’ye gidebilmek için geri dönüp önce Birecik’e, sonra Yeni Halfeti’ye uğramanız gerekiyor. İkisinde de durmadan ilerliyorum. Dönüşte Birecik’te yemek yiyeceğim. Bu sayede az da olsa görme şansım olacak. Birecik’ten yirmi beş kilometre sonra ulaştığım Yeni Halfeti ile ilgili internettte herhangi bir bilgi bulamadım. Adından tahmin edileceği gibi Halfeti ve civarı sular altında kaldığında orada yaşayanların göçüyle oluşan, yeni bir ilçe olsa gerek. Her yer yeni yapılmış kat kat apartman. Çok büyük de değil. Görecek bir şey yok. Medeniyet işte, bol apartman, hep beton.

Halfeti

On kilometre daha gittikten sonra Halfeti göründü. Fotoğraf çekmek için durduğum manzarası güzel ilk yerde, yanımda bir araç durdu “Hemşerim yanımızdan geçiyorsun, niye selam vermiyorsun?!” diye seslendiler. Baktım araç Antalya plakalı. İçinde biri genç, biri yaşlı iki kişi. Aslında Halfetililermiş ama Alanya ile bağları varmış, plaka da o yüzden 07’ymiş. Durduğum yeri beğenmediler. “Daha iyi bir yer var, oradan çekersin, bizi takip et” dediler. Arkalarına takıldım.

Az sonra gerçekten manzarası daha iyi bir noktada durduk. Birkaç fotoğraf çektim, biraz muhabbet ettik. Yaşlı olan, barajdan öncesini Fırat’ı, Halfeti’nin su altında kalış hikayesini ve Rum Kale’yi anlattı.

Genç olan Halfeti’de teknecilik yapıyormuş. Tekne turuna da gideceğimi söyleyince ufak ipuçları verdi. Önce kısa olan sahil kenarını sonuna kadar gidip bir dolaşmamı önerdiler. Geçerken limana da bir göz atmamı, ilk yanıma gelene kanmamam gerektiğini hatırlattılar. “Hemen kalkıyor derler bekletirler. Para vermeden bekle ilk kalkana bin” dediler. Mevsim itibari ile pek seçme şansım olduğunu da sanmıyorum aslında. İlk onlar ayrıldı, ben biraz daha manzarayı izledim. Pek küfür eden biri değilim ama Halfeti’nin arkasındaki tepeye o çok katlı garip oteli konduran ve ona izin verene içimden okkalı bir küfür savurdum. Sonra bende virajlı bir yoldan aşağıya Halfeti’ye doğru indim.

Halfeti

Tavsiye üzerine Halfeti’nin ucuna doğru motorla bir tur attım. Kısa bir tur oldu. Bu alan bir kilometre kadar var yok. En sona caminin yanına ulaşınca, ortalıkta turlayan gençlerle karşılaştım. Park ettiğim motora ilgi gösterdiler. Kimi üzerine çıkmak istedi, çıktı. Fotoğraf çektik, biraz sohbet ettik. Fırsatı bulmuşken Birecik’te kebapçı sordum. Aralarında uzlaşıp “Cevdet Usta’nın oğluna git” dediler. Telefon numaralarımızı paylaştık, “bir derdin olursa ne olur ara” dediler. Gerçekten çok candan ve iyiliksever insanlar.

Bana verilen tavsiyeye uyup dönüp limana gittim. Motordan iner inmez, dedikleri gibi biri geldi yanıma. “Hemen kalkıyoruz” dedi. Tüyoyu almış ben, kalkarken görürsem bineceğimi söyledim. “Abi kaptan benim, gel hadi gidelim” dedi. Beraber gittik teknenin yanına, motoru park ettim. İki katlı üstü açık teknenin üst katına çıktım. Bir iki dakika içerisinde, saat bir gibi kalktık. Ücret olarak yirmi lira verdim. Normalde daha ucuza da bulunuyormuş ama dediğim gibi bu sezon için tekne bulduğum için bile şanslı sayılırım.

Teknede ben hariç on iki kişi var. Üst kata iki genç çift daha çıktı. Doğum günü kutluyorlar. Doğum günü pastasından bana da bir dilim ikram ettiler. Ben ki kebap yemek için midemde yer işgal etmesin diye su bile içmiyorum, hatır uğruna mecburen yedim pastayı.

Suyun geldiği doğru yönüne ilerledik. Normal şartlarda sessizliği tercih ederdim ama teknede yöresel türküler çalıyor. Şu anki ruh halim, kılığım ile kendi ülkemde ancak bu kadar turist olabilirim. Başka bir tekne Rihanna eşliğinde geri dönüyor. Şansıma şükrediyorum.

Kaptan arada mikrofonu alıp bölge ile ilgili bilgi veriyor. Tarihçesinden, burada çekilen dizilere, suyun derinliğine kadar anlatıyor. Ben bu turu çok beğendim. İlk olarak Kral Kızı mağarasını uzaktan görüyoruz. Kaptan pek bilgi vermese de, araştırınca öğrendiğim kadarıyla burası aslında kireş taşı kayalar oyularak inşa edilmiş, derinliği kırk metreyi bulan, çok katlı bir yer altı kenti. Kaptan bize; kral, çobana aşık olan kızını hapsetmek için bu kaleyi yaptırmış kısmını anlattı.

Arkasından hemen yakınındaki bir tepeye kurulu Rum Kale’yi ziyaret ediyoruz. Üç yanında bulunan kireç taşı yamaçlar, insan eliyle kazılarak metrelerce yükseklikte tırmanılması imkansız gibi görünen dik duvarlara dönüştürülmüş. Kalenin dünyayla bağlantısı olan tek tarafını kesmek, daha korunaklı hale getirmek için de yine metrelerce kaya kazılarak derin bir hendek oluşturulmuş.

Kalede restorasyon var. Önceden teknelerin durağıymış ve gezmek mümkünmüş. Çalışmalardan dolayı artık izin vermiyorlarmış. Rum Kale’nin karşı yakasındaki yamaçta da kaya mezarlarını görmek mümkün.

Halfeti Savaşan Köyü

Buradan Halfeti denildiğinde yarısı su üstünde kalan minare fotoğrafından bildiğimiz büyük kısmı sular altında kalmış ve Savaşan Köyü’ne gidiyoruz. Tekne büyük kısmı su altında kalan, tamamen terk edilmiş bu köye yanaşırken insan kendini gerçekten garip hissediyor. Köydeki kimin aklına gelirdi ki minarenin orta seviyesine denk gelen bu düzlüğe otuz yıl sonra bir teknenin yanaşacağı. Yanaştığımız yer Yunus Dayı’nın Çay Bahçesi. Anlaşılacağı üzere Yunus Dayı işletiyor. Bu köyün yerlisi olan ve şimdi biraz daha yukarıda ki evinde yaşayan Yunus Dayı o kadar dinç ve sağlıklı ki, seksen yaşında olduğuna inanmak zor. Tüm tekne inip terk edilmiş evleri dolaşıyoruz.

Çok büyük bir yer değil. Bir at ve uzaktan sesi gelen kedi dışında yaşam belirtisi yok. Tam bu esnada taştan bir evin duvarında büyük ihtimalle ustasının işlediği şu yazıyı görüyorum “1968, Dünyanın sonu yok!”

Tekneye döndüm. Dönüşe başlıyoruz. Biraz serin oldu, montu giydim. Oturup gün içinde yaptıklarımı not aldım. Az önce bana pasta ikram eden geç gurupla muhabbet ettik. Urfa’dan geliyorlarmış. Gece Urfa’ya götürelim misafir edelim diye ısrar ettiler. Bu tur için asıl niyetimin Göbekli Tepe olduğunu, bakım çalışması bitip ziyarete açıldığı zaman geleceğimi söyledim. Yine telefonlar alındı verildi.  Kararını değiştirirsen yada ne zaman gelirsen ara dediler. Tekne yanaştı herkes birbiriyle vedalaştı. Motora atlayıp tam gaz Birecik’e gittim. Geldiğim yoldan değil, başka bir yoldan girdim Birecik’e. Keşke giderken de bu yolu kullansaymışım. Fırsatınız olursa Fırat Nehri’nin kenarından geçen bu yolu kullanın. Manzarası çok güzel.

Birecik

Cevdet Usta

Cevdet Usta’nın yerini kolaylıkla buldum. Salaş bir yer. Önünde, geniş kaldırımdaki masalara oturdum. Zaten çok fazla masası yok. Dışarıda dört tane, içeride de görebildiğim kadarıyla dört kadar. Burayı tavsiye eden gençlerden birinin tavsiyesi üzerine gelen garsona haşhaş kebabı ve ayran sipariş ettim. Az sonra metal bir tabak ile gelen kebap gerçekten çok lezzetli. Porsiyon da epey büyük. Sanırım tur boyunca aradığım lezzet bu. Açık ayranları da lezzetli, maşrapa ile servis ediyorlar. Akşam yerel yemeklerden bolca yemek istediğimden midemi çok doldurmamak adına kebabın yanında gelen tırnaklı pideden yememeye çalışıyorum.

Az sonra yanıma, içeriden yemeğini yiyip kalkan genç bir adam ve arkadaşları geliyor. Selamlaşıyoruz diyor ki “deminden beri içeriden seni seyrediyoruz, öyle çatalla olmaz! tırnaklıya sarıp öyle yiyeceksin”. Diğerleri de gülerek onaylıyor “çatalla yenir mi o?!”. Anlatıyorum derdimi, “yer kalmadı tırnaklıya” diye. “Yok” diyor, “yine de öyle yenmez”. Sigara ikram ediyor “Sağol içmiyorum ben” diyince “ohhhoooo” diyor yine gülüyorlar. Tamam diyorum bari kalanı dürüm yapayım.

Yemeğim bitti, hesabı içeriye ödemek için giriyorum. Usta tezgahta, zırhla et çekiyor. Bu esnada tanıştım, biraz sohbet ettik. O da dertli isim yapan yerlerin özünü koruyamamasından. Gidişin bozulmasından. Burada her şey gözünüzün önünde oluyor ve işi yapan kişi usta. İlginçtir ki, şu ana kadar gittiğim ustasının adıyla anılan yerler içerisinde, ustanın iş yaptığı tek yer burası! Teşekkür ediyorum, elleri dert görmesin. Umarım bir gün yolum bu tarafa düşer, tekrar yeme şansı bulurum.

Bu arada hesap 15 TL, ayran dahil. Benim olmasını umduğum rakamlar sonunda burada karşıma çıkıyor. Gaziantep’te böyle bir yer bulamamak biraz da benim hatam belki. Daha cesur davranıp adı bilinmeyen yerleri deneyebilirdim. Biraz daha cesaret ve daha bol zaman lazımmış.

Yerin tabeladaki adı ile Google Maps farklılık gösteriyor. Google’a göre “Çetin Kebap Salonu”.

Biraz daha oyalanıp etrafı izliyorum. Acelem yok artık. Hava ufaktan kararmaya başladı. Epey yavaş sürüp Gaziantep’e geri döndüm. Bir süre de Gaziantep cadde ve sokaklarında  motorla dolaştım. Açıkçası acıkmayı bekledim.

Kırkayak Antep Evi

Vakti geldi, istikametim İmam Çağdaş’ın benim için alternatifi olan Kırkayak Antep Evi. Kızılay Kan Merkezi’nin karşısında, büyük iki katlı bir bina. Motorumu bahçesindeki otoparka bırakıp çok kalabalık olmayan mekana girdim. Dekorasyon sıradan ama kötü değil. Zaten çok derdim değil. Genç bir arkadaş ilgileniyor. Tadım yapmak istediğimi ve şu ara çok kebap yediğimi söyleyince kebabı pas geçerek bana bir menü hazırlıyor.

Çatal bıçak servisiyle beraber haydari, ezme ve salata masada yerini alıyor. İlk olarak listemde olmayan yarım porsiyon Alaca Çorba geldi. Müessesenin ikramıymış. Gayet güzel başladık. Kabaca bir gün önceden ıslatılıp bekletilen dövme dedikleri buğday, mercimek, nohut, soğan ve salçayla yapılan bir çorba. Üzerine tarhın ve pul biberle kızdırılmış tereyağı gezdirmişler. Gayet lezzetli. Arkasından benim siparişim olan yarım yuvalama geldi. Pek çoğunuz bilir içindekileri bu yüzden anlatmayacağım bol etli yoğurt bazlı bir çorba. Çok da güzel yapmışlar. Tam kıvamında. Bu esnada tek içli köftem de masada yerini alıyor. Nasıl yiyeceğim bu kadar şeyi derken kuru patlıcan ve kuru biber dolması da geldi tam oldu. Acımadan yiyorum. İçli köftenin dışı çıtır, içinin baharatı ayarında. Dolmalar da lezzetli duramıyorum.

Masaya metal kase bir tas bol köpüklü ayranında geliyor. Ayranı içerisindeki kepçeyle içmem gerekiyor. Bol yoğurtlu bir yemek oluyor. Son olarak ana yemeğim sayılacak, tek lahmacunum da geliyor. Epey büyük o kadar ki altında ki tabak görünmüyor. Antep lahmacunun farkı, şeklinin daire yerine elips olması dışında harcında sarımsak olması. Bu lezzetli lahmacunu da bitirmeyi başarıyorum ve akşam ayinim sona eriyor.

Garson baklava teklif ediyor ama nasıl yiyeyim. Gaziantep’e gelip baklava yemeden dönmeyi becereceğim sanırım. Israrına karşı koymayıp dün tadıp aslında pek beğenmediğim menengiç kahvesi ikramını geri çevirmiyorum. Bu esnada istediğim hesabımda geliyor 24 TL. Pek çok şeyi yazmamışlar bile, bir hata olmadığını söylüyor garson. İkram etmişler. Nihayet az paralara çok ve güzel yemek yiyorum bu gün. Teşekkür ederek ayrıldım.

Tahmin edeceğiniz üzere yarım dünya gibi oldum. Adım atacak halim yok. Saat erken ama otele gidip dinlenmeye karar verdim. Bugün hem  gezdiğim yerler hem yediğim yemekler çok güzeldi.

Yarın sabah erken Gaziantep’e beyranla veda edip, künefe ile Hatay’a merhaba diyeceğim.

Bu gezinin bende ki yerini en iyi ifade eden şarkıyı da ekleyeyim bari;

Bugün yaptığım yol da şöyle oldu:

Aklına takılan ne varsa yazabilirsin. En kısa zamanda cevap vermeye çalışacağım.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.