Alarmım sabah yediye kurulu ama yine daha önce kalktım. Kalkıp Hayat’a gideceğim. Oda biraz soğuk, pek çıkasım yok yataktan. Ama bu saatte kalkmamın bir nedeni var, Metanet Lokantası’nda “beyran” içeceğim!

Metanet Lokantası

“Metanet Lokantası” kaldığım otele çok yakın. Kısa bir yürüyüşle ulaştım. Tahminimden büyük ama orjinalini korumuş gibi görünüyor. Salon büyük belki yetmiş kişilik var. Cam kenarına oturuyorum. Hatay’da müşteriler nedense İstanbul’un aksine iç tarafları tercih ediyor, cam kenarındaki masalar boş. Neredeyse içerideki herkes siyah ve tonlarında giyiyor. Üzerimdeki mavi mont “ben turistim” diye bağırıyor. Bu sebepten olacak belli buralı, iri kıyım garson yanıma gelip sadece “beyran” diyor, ben de sadece kafa sallıyorum.

Az sonra büyükçe metal kasenin içinde beyran ve yanında tırnaklı geliyor. Garnitürüm iki biber ve limon. Çorba çok sıcak, aslında çorba demek ne kadar doğru bilmiyorum. O kadar bol etli ve doyurucu ki ana yemek olabilir. Çok lezzetli ama çok acı. Ben ki acı severim bana bile acı. Diğer siparişleri takip edince beyran için belli seçeneklerim olduğunu farkettim. Sarımsak ve acı oranı ayarlanabiliyormuş meğer. Hazırlanışı da enterasan. Harlı ateş üzerine konan kaplara et, çorba bazı, sarımsak ve acı konarak kaynatılıyor. Eskiden Metanet’te közde yapılan beyran ne yazık ki artık tüp ateşinde. Porsiyonu 15 TL. Bu rakam bir çorba için fazla gelebilir ama beyran bir çorbadan fazlası.

İnternette bulduğum bir beyran tarifi bu yemeğe ne kadar önem verdiklerinin ispatı;
“Az yağlı kuzu kolu akşamdan kısık ateşte pişirilir. Et piştikten sonra kemiğinden ayrılır. Pirinç bol suda nişastasından ayrılıncaya kadar haşlanır. Beyranın eti kadar önemli olan bir unsuru da biberidir. Çorbaya acı ve renk veren şifa kaynağı pul biber, yalnızca beyran için özel olarak ilk hasattan yapılır.
Her beyran, tek tek hazırlanır. İlk önce et suyundan alınan bir miktar yağ, biberin yanmaması için bakır sahana konur, ardından üzerine biber eklenir. Daha sonra bol suda haşlanan pirinç, onun da üzerine kemiğinden ayrılan kuzu eti ilave edilir. Dövülerek ezilen sarımsak da eklendikten sonra pul biberin renk vermesi beklenir. Pul biber renk verdikten sonra et suyu sahana yavaş yavaş eklenir. Beyran üç aşamada tamamlanır. İlave edilen et suyunun iyi kaynaması lazım. En son aşaması ise karabiberdir. Erken konursa beyranı siyahlaştırır.”

Kaynak: http://www.hurriyet.com.tr/kahvalti-yenen-beyran-corbasi-40310311

Montuma nazar değdi. Tırnaklıdan bir parçayı çorbaya düşürdüm. Üzerine sıçrattığım yağı sile sile otel gidiyorum. Planım sekizde açılacak yakındaki otoparktan motorumu alıp hemen Hatay’a doğru yola çıkmak.

Otelin ana kapısını gece kapalı tutuyorlar. Sabah en erken ben kalkmış olacağım ki Metanet Lokantası’na giderken içeriden kilidi açıp çıktım. Çıkarken kapıyı dışarıdan çekip kapattım. Döndüğümde kapı hala kapalı. Çalışanlardan hala bir uyanan yok demek ki. Bir zil var kapının yanında. Mecburen bastım ama açan yok, diğer konukları rahatsız etmemek için ısrarcı da olamıyorum. Duymuş geliyorlardır diye bekledim ama gelen yok. Bir kez daha çaldım, hadi açın yola çıkacağım. Bir süre sonra işletmeci kadın uykulu gözlerle kapıyı açtı. Özür dileyerek girdim. Sanırım küçük bebeklerini de uyandırdım ki ağlamaya başladı. Eyvah diyerek biraz sıvışırcasına hızla otelden ayrıldım. Otoparka geldim. Açılmasına beş dakika var ama gelen yok. On beş dakika daha bekledim geldiler. Biraz geç açtılar, dünkü gibi on lira verip ayrıldım. Yinede Hatay’a doğru yola erken çıkmayı başardım.

Hatay yolunda otobana girmeden önce altmış liralık yakıt alıp depoyu doldurdum. Vakit kazandırdığından yine Google navigasyonun önerdiği otobanı, Nurdağı çıkışına kadar kullanıyorum. Otobana diyecek yok gayet güzel. Gaza çok abanmadan yavaş ve ekonomik seyrediyorum. Ara sıra yan tarafta görünen yol eğer ücretsiz olan Hatay’a giden devlet kara yoluysa (D-400) o da çok düzgün görünüyor. Rahatlıkla kullanılabilirmiş. Otobandan ayrıldıktan birkaç kilometre sonra bir polis çevirmesine takılıyorum. Hava soğuk ama otobanda durmaya üşendiğimden bu bahaneyle içime polar mont giyiyorum. Saat neredeyse on olacak ama ağzımdan buğu çıkıyor.

Hatay 114 km

Mont iyi geldi, ısındım. Yol bozuldu. Virajları çok sert olmasa da, yolun yüzey kalitesi artık hiç iyi değil. Birkaç yerleşim yerine giriyorum. Buralardaki kavşaklar yavaşlamama sebep oluyor. Bazen duble, bazen gidiş geliş bir yoldan 100 kilometre kadar daha gidiyorum. Yol Islahiye’ye kadar dümdüz ovanın ortasından ilerliyor. Islahiye civarında başlayan dağ manzarası Hatay’a kadar devam ediyor. Bu dağ, yol boyunca sağımda bazen yaklaşıp bazen uzaklaşıyor.

Hatay Antik Beyazıt Han

Hatay’a tahminimden erken vardım. Doğruca otele gideceğim ve eşyalarımı bırakacağım. Booking.com’dan bulduğum, yine kampanyalı, uygun fiyatlı Antik Beyazıt Han’da kalacağım. Konumu yine harika. Benim görmek istediğim yerlere çok yakın. Eski bir bina 1903’de yapılmış. Konak olarak yapılan bu bina bir süre adliye binası olarak kullanılmış, şimdi de otel olarak kullanılıyor. Dekorasyonu da bu eski binanın dokusuna uygun. Hatta gezince anladım ki Hatay’a da uygun. Muhteşem bir konfor beklemeyin. Duş perdesine rağmen sağından solundan su fışkıran bir duş başlığı ile tamamen ıslanabilen banyo gibi ufak kusurları var. Ben önemsemem, sizin için söyledim. Temiz olması, sıcak su olması benim için yeterli.

İki oda opsiyonu sundular. Giriş katta dubleks ama küçük ve çatı katındaki geniş bir oda. Çatı katında ki odada tavan camı hariç cam yok ama günü dışarıda geçireceğim için büyük olan bu odayı tercih ettim. Diğer oda da güzeldi. Henüz odada temizlik yapılmamış, hazır değil. Ben lobide beklerken kahve ikram ettiler. Hazır olur olmaz kaydımı yaptırıp eşyaları bıraktım ve otelden ayrıldım.

Hatay Arkeoloji Müzesi

Hatay Arkeoloji Müzesi

Motorla gideceğim yerleri aradan çıkartayım istedim. İnternette araştırınca gördüğüm hasır işçiliği yapılan Sofular Köyü hayal kırıklığı oldu. Navigasyona göre yol aldım ama ortada hiç bir şey göremedim. Belki de ben yanlış yerdeyim. Arayacak zamanım da yok açıkcası. Oyalanmadan müzeye gidiyorum.

Doğunun kraliçesi Antakya

Beklediğimin ötesinde büyük, çok güzel düzenlenmiş. Paleolitik dönemden (yontma taş devri 2 milyon yıl önce başlamış ve 10.000 yıl önce son bulmuş) başlayıp, Neolitik, Kalkolitik, Tunç Çağları, Demir Çağı, Arkaik, Helenistik, Roma ve Bizans dönemi eserlerini kronolojik olarak gezebiliyorsunuz. Zengin bir içeriğe sahip. Tek sorun bazı eserlerin arka fonları kötü. Işıklandırma da biraz sorunlu camda oluşan yansımalar nedeniyle eserleri izlemek ve aynı sebeple fotoğraflamak biraz zorlaşıyor.

Mozaiklerin sergilendiği bölüm de çok büyük. Zeugma mı, burası mı büyük karar veremiyorum. Daha sonra Saint Pierre Kilisesi’nde öğrendiğim kadarıyla bölgedeki bir otel (Hilton) inşaatının kazısında 800 m² kadar daha mozaik bulunmuş. Bu otel açıldığında altı mozaik müzesi, üstü otel şeklinde hizmet verecekmiş. Bu güzel golle Hatay Arkeoloji Müzesi, Zeugma Mozaik Müzesi’nin önününe geçecek sanırım.

Müze epey zamanımı aldı, saat nerdeyse iki oldu. Karnım acıktığı için tekrar merkeze dönmeye sonra müzenin yakınında bulunan Saint Pierre Kilisesi’ne geri gelmeye karar verdim. Şimdi hedefim Uzun Çarşı içerisindeki Pöç Kasabı.

Pöç Kasabı

Müzenin tam önüne park ettiğim motora binecekken yanımda bir motor durdu. Sürücüsü ile selamlaştık. “Ne tarafa?” dedi. “Pöç Kasabı” dedim. Ben navigasyon var harita var demeye çalışsam da beni dinlemedi, “Takip et götüreyim” dedi. Sağolsun, nasıl kırayım ki. Racing eskortum eşliğinde kasabın yer aldığı kalabalık çarşının girişine en yakın yere kadar gittim. Motoru park edecek güvenli bir yer sorarken, taa yolun karşısından bile işini gücünü bırakıp koşup gelenler oldu. Hatay başladı! İnsanlar çok candan yardım sever.

Motoru bıraktım, labirent gibi yollardan Uzun Çarşı içerisindeki Pöç Kasabı’na ulaştım. Burası da sanırım işi büyütenlerden. İki girişi var ama ana giriş hala kasap dükkanından. Önce etler, sonra kebapları hazırlayan ustalar, sonra masalar karşılıyor. İkinci katı da var ve büyük bir yemek salonu. Garsonlar kibar, komilerin çoğu kadın. Büyük kısmı sanırım Suriyeli mülteci. Antep’te de, burada da yol sorduğumda Türkçe bilmeyen pek çok mülteciyle karşılaştım. Yinede sayıları sanki büyük şehirlerdeki kadar fazla değil. Müşterilerden biri çocuğunu korkutuyor “yaramazlık yapma bak Suriyeliler seni kaçırır!”. Bugün şansım çocuklardan yana kötü. Hem müzede hem burada bağırarak ağlayan çocuklar var.

İçeride benim gibi kendini belli eden turistlerde var. Yemek konusunda garsonlardan gözüme kestirdiğim tecrübeli olanından yardım istiyorum. Bana 250 gram tepsi kebabı öneriyor. Memnuniyetle kabul ediyorum. Kalabalık olduğundan olacak, biraz geç de olsa sonunda yemeğim geliyor. Garnitürüm turp ve turşu. Yemeğin salçalı bir suyu olduğundan bahsetmişti tecrübeli garson ama bana servis edilende yok denecek kadar az. Bir miktar yemiş olsam da durumu fark eden garson hemen yemeği geri alıp soslatıp, fırınlatıp özür dileyerek tekrar servis etti. Bu şekilde daha lezzetli. Burada masaya gelen tırnaklı pide daha kalın.

Pöç Kasabı

Arka masanın lahmacun muhabbetini duyunca tabii ki bende soruyorum. “Deneyin, yarım porsiyon yaptırayım” diyor. Hamuru kalın olurmuş, namı etin güzelliğinden geliyormuş. Geliyor, bu yarımsa tam ne ola? Bir tanesi kişiyi doyuracak boyutta. Bunun garnitürü de maydonoz ve limon. Hamur kalın ama lezzetli. Biberli ekmek yapıyorlar Hatay’da onun etli versiyonu gibi. Bir de ayran içiyorum. Tepsi kebabı için porsiyon değil gram seçimi yapılıyor. 250 gramı  18 TL, 6 TL’de  yarım lahmacun için 1 TL’de ayran için ödedim. En azından fiyatlar makule yakın. Bu arada “Pöç” koyunun kuyruk sokumu kemiği ve bunun üzerindeki ete verilen isimmiş.

Hatay Uzun Çarşı

Künefeci Yusuf Usta

Çıkarken dükkan sahibine yolunu sordum, Künefeci Yusuf Usta’yı arıyorum. Çarşı cumartesi olmasında da olsa gerek çok kalabalık. İlgimi çeken bir mağaza göremiyorum. Kuyumcular, züccaciyeciler, konfeksiyoncular var. Sıradan diyeceğim dükkanlar var ama ne bekliyordum onu da bilmiyorum. Bir Antep Bakırcılar Çarşısı değil onu söyleyeyim.

Kaybolmaya başladığımı hissettiğimde, yolun ortasında bir tezgahta ayran satan on iki – on üç yaşlarında bir çocuğa yolu soruyorum. Bir müşterisi var O’da en fazla altı ya da yedi yaşında. Üç bardak ayran istiyor. Tarif almak için O’nu bekliyorum. Bir eline bir bardağı diğerine öbürünü alınca üçüncü ayrana yer kalmıyor, alamıyor. Bir iki saniye üçümüz birbirimize bakıp meksika açmazında kalınca, satıcı çocuk kalan ayranı elime tutuşturup durumu çözüyor “Al abi sen de bunu, O’da oraya gidiyor beraber gidin diyor”. Önümde titrek elli ufaklık ayranı döke döke ilerliyor. Arkasında da ben “İçiyorum ben bundan ha” diye zevzeklik yaparak ilerliyorum. Ufaklık o kadar ciddi ki söylediğim hiçbir şeye gülmeyi geçtim, cevap bile vermiyor. Benim normalde tarifle bile bulamayacağım dar ara sokaklardan bir caminin avlusuna, çınar ağacının altına çıkıyoruz.

Ayranı bir dükkanın önünde yemek yemeye hazırlanana bir kaç kişinin masasına bırakıyorum. Konuşmayan ufaklık teşekkür ediyor. Eliyle Yusuf Usta’nın dükkanını gösteriyor. Künefenin hazırlandığı dükkan küçük ama avluda epeyce oturacak yeri var. Son boş masayada ben oturup künefemi söyledim. Közde büyük bir tepside pişiyor kesilip dilim dilim servis ediliyor. Cam tabakta, bol şerbetli ama lezzetli bir künefe geliyor. Ben künefemi yerken üç kadın bir çocuk arabasıyla beraber geliyor ve yer olmadığından yanımdaki banka oturmaya yelteniyorlar. Ben” rahatsız olmazsanız buyrun” diye masaya davet edince, “asıl biz rahatsız etmeyelim”le süren ufak bir kibarlık seremonisi yaşıyoruz. Sonuçta oturuyorlar.

Hatay’da, Adana ve Antep’ten sonra fark edilecek oranda, kadının daha aktif yer aldığı bir sosyal yaşam var. Hatay’ı daha çok sevmeme sebep olacak kadar eşit ve rahatlar. Daha önce gezdiğim şehirlerde çalışanlar, hatta lokantalarda yemek yiyen müşterilerin neredeyse tamamı erkekti veya aile salonları vardı da ben kadınları görmedim.  Ben ki çocukluğumdan hatırlarım bu eşitliği, yaşam tarzını. Hayatın büyük kentlerde böyle olumsuz değiştiğini görmek çok üzücü. Çok sohbetlerine dahil olmadan künefemi bitirip, iyi günler diledim ve kalktım. Hesabımı ödemeye gidiyorum. Künefe 6 TL, çay da 1.5 TL.

Saint Pierre Kilisesi

Motorumu park ettiğim yerden alıp, tekrar müze tarafına Saint Pierre Kilisesi’ne dönüyorum. Saat neredeyse dört oldu. Birkaç saat önce bomboş olan caddede garip bir trafik başlamış. Burası aslında bir cadde değil navigasyona göre D-420 numaralı devlet karayolu. Benim görmek istediğim neredeyse tüm tarihi yerler bu yolun ya üzerinde yada yakınında. Eski bir cadde olmasından mütevellit, gidiş geliş iki şerit ve dar sayılabilecek bu cadde şu an çok sıkışık. Yavaşta olsa dört kilometre ilerideki kiliseye anayoldan sola sapıp, epey dik bir yoldan varıyorum. İçeri müze kartı ile giriyorum. Kayaya oyulmuş, giriş duvarları el ile örülmüş bir yapı. Hristiyanlığın ilk kiliselerinden sayılması sebebi ile önemli bir kutsal alan. Saint Pierre, Hristiyan topluluğun ilk başpapazı olarak kabul ediliyormuş.

İçeri girince sağ yanda devam eden bir hol görünce görevliye nereye gittiğini sordum. Bazı tüneller ve odacıklar olduğunu ama ziyarete kapalı olduklarını söyledi. Dağa açılan bu tünellerin eskiden burada toplanan Hristiyanların baskınlardan kaçmak için kullandıkları düşünülüyormuş. İçeride taş sunak, bir kürsü ve sunağın üzerinde 1932 yılında yerleştirilmiş mermerden yapılma Saint Pierre heykeli bulunuyor. Açıkcası burası çok ilgimi çekmedi ama dediğim gibi tarihi değeri burayı önemli kılıyor. Buraya kadar gelmişken görmek istediğim İron Gate’i sorduğumda, oraya da yürüyerek gidildiğini ve çok zorlu bir yolu olduğunu söylüyorlar. Yine başarısız bir deneme.

Cehennem Kayıkçısı / Kharon

Teselli ikramiyesi olarak beni bir patika ile ulaşılan Cehennem Kayıkçısı / Kharon kabartmasına yönlendiriyorlar. Çok kolay sayılmayacak bir patikadan, iki yüz metre yürüyerek ulaşıyorum. Kabartmaya etkileyici. Yaklaşık üç metre boyunda. Vaktiyle birçok insanın ölümüne neden olan veba salgını sırasında bir kahin, şehre bakan yüksek bir tepede büyük bir kabartma yapılmasını istemiş. Fakat yapımı esnasında veba salgının durması ile birlikte mitolojide Cehennem Kayıkçısı olarak bilinen kaya kabartması tamamlanmadan yarım bırakılmış. Patikadan geri dönerken kilisenin içerisinde bahsi geçen tünellerin çıkış noktaları olduğunu düşündüğüm geçitler ve kayalara yapılan oyukları görüyorum. İçleri çöp dolu. Maşallah Hataylılar çıkması epey zor olsa da, bu kadar çöpü buraya taşımak için yeterli çabayı sarf etmiş.

Hatay güzel bir şehir ortasından geçen nehir ikiye bölüyor. Yapılar genellikle eski. Gökyüzüne kat kat uzanan beton yığınları yok. Bol bol meydanlar ve güzel parklar var. Çok büyük bir kent değil.

Saint Pierre Kilise’sinden Hatay şehir manzarası

Günlerdir koşturmacadan yorulduğumdan biraz yavaşlamaya karar verdim. Gidip motoru otele bıraktım. Zaten birbirine yakın olan yerleri yürüyerek dolaşacağım. Kaybolmayı seviyorum. Kafamda konumlarını belirlediğim noktalara ulaşmak için haritaya bakmadan sokaklarda zikzaklar çizerek ilerliyorum. Kah şehrin ortasından geçen nehrin kenarına çıkıyorum, kah şu hep geçtiğim ana caddeye çıkıyorum. Ara sokaklarda karşıma çıkan eski evlerin kapılarının fotoğraflarını çekiyorum. Bu şekilde saçmalayarak görmek istediğim her yeri bir şekilde gördüm. Hatay için dinlerin kardeşliğinin kenti demek yanlış olmaz sanırım. Aynı fotoğraf karesinde cami ve kilise görebiliyorsunuz. Daha önce bahsettiğim eşitliğin sadece cinsiyet için değil inanç içinde geçerli olduğunu da görüyorum.

Burada yaşamak belki başka bir şeydir tabi ama ben şu an çok huzurluyum. Ara sokaklarda gördüğüm herkes selamlaşıyor. Fotoğraf kadrajına girdiğini farkeden hemen espri yapıyor. Fazla iyisiniz Hatay. Mavi montum mu böyle etkiliyor acaba? Ara sokaklar eski evlerle dolu. Araç trafiği yok, zaten çoğu araç girmesi için çok dar. Geometrik bir düzen yok sokaklarda. Girdiğim bir sokak kıvrıla kıvrıla ilerliyor. Üzerindeki bazı evler harap. Bir yere çıkacağından bile emin olamıyorum bazı sokakların. İlerleyince bu avlulu eski evlerin içerisinde faaliyet gösteren pek çok kafe ile karşılaşıyorum ve sokaklarda dolaşan bu kafelerin müşterileri gençlerle. Kafeler epey kalabalık gibi görünüyor. Hafif hafif müzik sesleri geliyor içerilerinden. Birinin içinde yine “fikrimin ince gülü” çalıyor. Dün gece Antep’te Bayazhan’a girdiğimde fasıl heyeti de bunu çalıyordu.

Affan Kahvesi

Yolun sonu, görmek istediğim Affan Kahvesi’ne çıktı. Bildiğin kahvehane. Neredeyse dört metre tavan yüksekliği olan epey büyük bir salon. Arka tarafında da bir bahçesi, avlusu var. Orta yaş üstü 3-4 kişi bir masada birbiri ile şakalaşıp kağıt oynuyor. Köşede bir masada da biri kendine iskambil kağıtlarıyla fal bakıyor. Affan kahvesinde uzun uzun oturdum. Haytalı söylüyorum. Buranın, Hatay’ın tatlısı. Kaşıkları çok güzel, yalan değil “hatıra kalsın diye aşırsam mı?” diye düşündüm. Arkasından kahve istedim. Çay bardağında Nescafe. 6 TL haytalı, 4 TL. kahve.

Hava kararmaya yakın yine ara sokaklardan otele doğru yürümeye başladım.

İbrahim Özalp

Merkeze yaklaştığımda bir antikacı dükkanı gördüm. Girip sahibi ile sohbet ettim. Kendisinden yarın Harbiye’ye yanına gitmeyi düşündüğüm İbrahim Özalp Bey’in az ötede bir dükkanı olduğunu öğrendim. Sabırsızlıkla izin isteyip O’nun yanına gittim. Kendisi bir heykeltraş. Eski eserlerin aslından zor ayrılan imitasyonlarını yapıyor. Artık pek talep olmadığından biraz daha farklı heykeller ve kolyeler yapmaya da başlamış. İbrahim Bey ile muhabbet çok güzel ama saat geç oldu. Fotoğraf makinemi ve elimdekileri otele bırakıp yemeğe gidiyorum.

Sultan Sofrası

Sultan Sofrası’na Hatay yemekleri yemeye gidiyorum. Diğer seçeneğim İmam Çağdaş’ın buradaki versiyonu Svelyka’ydı. Resepsiyondakilerden bakımda olduğunu öğrenmiştim. Epey de pahalı bir yer olduğunu söylediler.  Çalışan kişi sanırım bu yüzden hiç gitmemiş. Açık olsa da bu fiyatlara tepkimden gitmezdim sanırım.
Sultan Sofrası yerel halkında gittiği ekonomik ve güzel yemekleri olan bir lokanta. Saat 20:40. Biraz geç kaldığımdan çok fazla yerel yemek opsiyonum kalmamış ama menüleri çok zengin. Yine de bulabildiğim pek çok şey var. Önce bol naneli içinde iri bulgur köfteleri ve pirinç olan ekşi süzme yoğurttan yapılmış yoğurt aşı ve yanında humus geldi. Ardından bu yörenin içli köftesi olan oruk ve sulh peyniri, zahter, susam, kekik, biber ile yapılan lahmacun benzeri salçalı katıklı ekmek. Ana yemeğim kağıt kebabı geldiğinde neredeyse tokum. Yemeklerin hepsi çok lezzetli. Hiçbirini ziyan etmedim.

Garsonlar saygılı, alakalı ve bilgili. Artık Hataylıların sıcakkanlılıkları ile ilgili bir şey söyleyemeyeceğim. Hepsini özleyeceğim.
İkram olarak tahin yatağında, üzeri ince çekilmiş fıstık ve hindistan cevizi ile süslenmiş, ceviz reçeli ve kireçte bekletilmiş kabak tatlısı getirdiler. Böyle söyleyince de pek havalı oldu. Yalan değil ben tatlı sevmem, ama buna bayıldım birer paket de kabak tatlısı ve ceviz reçeli satın aldım. Umarım sorunsuz eve ulaştırırım.

Hesap bu kadar çeşit için gayet makul 35 TL. Detaylarını fotoğraftan görebilirsiniz.

Biraz yorgun hissediyorum o yüzden hemen otel dönüp yatağa uzandım ve bu yazıyı yazmaya başladım. Yarın uzun mesafe kat etmeyeceğim ama bol bol dolaşacağım bir gün olacak. Uzun yollarda aralıksız sürmek yerine bu şekilde köylere, sahillere ve tarihi yerlere uğramak çok daha hoşuma gidiyor. Umarım yarın güzel bir gün daha geçiririm.

Aklına takılan ne varsa yazabilirsin. En kısa zamanda cevap vermeye çalışacağım.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.