Adana’da neredeyse gece yarısına kadar süren yemek faslından sonra sabah o kadar tok uyandım ki, ne önceden planladığım şekilde ciğer yiyecek halim var, ne de börek. Özellikle böreği tatmayı çok istemiştim. Hal böyle olunca, uyanır uyanmaz oyalanmadan Gaziantep yoluna çıktım. Trafik sabah erken saatlerde geceki gibi, hala sakin. Aslında otoban kullanmayı düşünmüyordum ama dün Mersin – Adana arasındaki kamyon ve trafik ışığı bolluğundan sonra biraz hızlanmak adına daldım otobana. Bir OGS yada HGS ödeme sistemi bile yok motorda. On gün içerisinde çıkarttığımda ceza ödemeyeceğimi bildiğimden sorun etmiyorum.

Adana otoban

Arazi dümdüz, yol bomboş. Keşke otobana girmeseydim dedim. Osmaniye’ye kadar ufuk çizgisini bozan dağ veya tepe hiçbir şey yok. Hava biraz soğuk. Denizden içerilere ilerledikçe hava soğumuyor ama saat geçmesine rağmen bir türlü ısınmıyorda.

Kastabala

Sıkıcı ve rahat bir yoldan Osmaniye’ye varıyorum. Buradan da Aslantaş sapağı ile otobandan ayrılıyorum.

Osmaniye

Aslantaş’dan önce yolumun üzerinde Kastabala Antik Kenti var. Geniş bir ovada olduğumdan Kastabala Kalesi’ni çok uzaktan görebiliyorum. Kent sadece kaleden ibaret değil. Tepeye iyice yaklaşınca sağa dönüp, toprak bir yoldan beş yüz metre kadar içeri giriyorum. Girişinde bir kulübe var, bir de görevli. Etrafı telle yada duvarla kaplı bir yer beklemeyin. Herhangi bir müze girişi emaresi yok. Tarlaların arasında bir antik kent. Yine de görevliden izin isteyip giriyorum. Kapı olmadığı gibi herhangi bir giriş ücreti de yok. İki yanı sütunlu bir yoldan, kalenin doğu tarafına doğru yürüyorum. Kazı yapılmış ve devam ediyor gibi. Mevsim şartlarından dolayı ara vermiş olsalar gerek. Kazılan alanları brandalar ile kapatılmış. Yürüdüğüm yerler ufak seramik parçaları ile dolu. Tiyatroyu geziyorum. Tepenin herhangi bir yanından kaleye çıkış yolu görünmüyor. Görünse de çıkmayacaktım. Yamaç epey dik. Gaziantep’e bir an önce varmak ve bugün yine çok yer görmeyi planladığımdan zamanım da yok zaten.

Motora geri dönüyorum. Park yerinde bir çeşme var. İki köylü ayrı araçlarla, biri traktör diğeri kamyonet ile gelmiş büyük bidonlara su dolduruyorlar. Köyde su yokmuş. Selamlaşıp motora biniyorum ama o da ne kontağı açık bırakmışım! Etraf o kadar sakin ve ıssızdı ki hiçbir eşyamı yanıma, hatta emniyete almadan bırakmıştım. Ama bu rahatlıkla kontağı kapatmayı unutmuşum ve akü bitmiş. Abdala malum olurmuş, sanki başıma geleceği bilerek serviste akü şarjının Abs’li modellerde zor olduğunu, gerekirse diye sele altından aküye iki kablo çekmek gerektiğini söylemiştim ustalara. Onlarda bana “pratik bir yolu var uğraşma” dedi. Ön tarafta radyatörün hemen üzerindeki sigorta kutusunda iki adet kablo ucu görünüyor. Bunlardan kırmızı olan akünün “+” kutbuna, siyah olan da marş motorunun “+” kutbuna gidiyormuş. Akü şarjı için kırmızı, motoru hemen çalıştırmak için siyah olanı, “-” kutup için de şasesinin elektrik iletebilen herhangi bir yerini kullanabilirmişim. Bu bilgi şu anda hayatımı kurtarıyor.

Fakat şimdi de sorunumuz kablo yok! Müze bekçisi, su doldurmaya gelen iki köylü ve ben dört kişi boş boş etrafa bakınıyoruz. Tarlaların ortasında pek şansımız yok. Görevli “Ben bir kulübeye bakayım” dedi gitti. Tek ümidimiz de o. Epey zaman ortada görünmedi. Mecburen yanına gittim. Hala aranıyordu ama bulamadığını söyledi. Tam eyvah derken, kulübeden on metre kadar uzaktaki çanak anteni ve ondan gelen kabloyu gördüm. Sordum anten kablosunun parçası var mı diye. Şanslıyım bir metre kadar bir parça bulundu. Kablo ince, bildiğimiz anten kablosu gibi değil dört kanallı. Uçları soydum. Doğru bağlandığından emin olmak için artı kutbu kendim bağladım. Kalan eksi ucunu kamyonetin sahibine emanet ettim. Ben de sigorta paneline geçtim. Eksi kutbu da ön maşada en çıplak görünen metale bağladım. Görevliden de ben söyleyince marşa basmasını istedim. Motorun boşta olduğundan emin olup kontağı açtım. Ben aracın aküsünden gelen “+” ucu siyah kabloya değdirdiğimde marşa basmasını istedim. Kablo ince gelip çok fazla ısınsa da motor anında çalıştı. Sağolsunlar benimle epey uğraştılar. Çok çok teşekkür ettim. “Seni böyle bırakacak halimiz yoktu ya, kamyonete koyar motoru yine gezdirirdik” dediler. Kabloyu da çantama tıkıştırdılar ne olur ne olmaz diye. Vedalaştık.

Şimdi istikametim Karatepe, Aslantaş.

Aslantaş yolu

Aslantaş

Gidiş geliş birer şerit olan yoldan biraz uzak sayılabilecek Aslantaş’a doğru ilerliyorum. Yol gayet keyifli. Ufak iniş çıkışlar ve etrafımda başlayan ormanla giderek daha güzel bir hal alıyor. Sanırım baraj inşaatına giden kamyonlar dışında da yolda pek araç yok.. Aslantaş Barajı’na giden yoldan sola saptım. Bir sürede bu yolda ilerledikten sonra müzenin ana kapısına ulaşıyorum. Müze alanı içerisinde sağınızda çam ağaçları arasından görünen baraj gölü manzarası ile arnavut kaldırımı bir yoldan park alanına ulaşıyorsunuz. Düzgün geniş bir park yeri var. Bir iki piknik masası ve çeşme de var. Mola verip dinlenmek için uygun bir alan.

Motoru burada bırakıp, yokuş yukarı yüz metre kadar yürüyüp antik alanın giriş kapısı ve müze binasına ulaştım. İki görevli var. Giriş ücretli ve müze kartı geçerli. “İlk ziyaretiniz mi?” diye sorup bu alan için gezi planı önerdiler. Girişte böyle bir yer için büyükçe sayılabilecek bir bina içerisinde yer alan, buradan çıkarılan bazı eserlerin sergilendiği müzeyi ziyaret etmemi önerdiler. Müzeden sonra, mevcut yürüyüş yolu ile sağ taraftan tepeye doğru tırmanıp tekrar bu yol takip ederek olduğum noktaya dönebileceğimi söylediler. Sabah Adana’dan çıkmadan aldığım kahveden teklif ettim. Teşekkür ettiler. “Sizin dönüşünüze çay hazır olur, birlikte çay içelim” dediler. Rica edip çantamı da ağırlık yapmasın diye yanlarına bıraktım.

İlk önce müzeyi gezdim. Benim çok beğendiğim ama normalde alışık olmadığım bir durum bu. Eserlerin tamamı olmasa bile, bir kısmının ait olduğu yerde sergilenmesi çok güzel. Burada görüp aklınıza kazınan kaplar, aletler, takılar ve heykeller sizi şimdi ki zamandan kopartıp o zamanın içine götürüyor. Tarihi alanı gezerken de o devrin insanlarının günlük yaşamlarını daha gerçekçi hayal etmenizi sağlıyor sanki.

Aslantaş

Buranın geçmişi M.Ö. 800’lere kadar gidiyor. Müzedeki haritaya göre Aslantepe’de ki kalıntılar iki bölümde sergileniyor. Müzeden çıkıp soldan yine iki yüz metrelik dik bir rampadan yürümeye devam ettikten sonra beni en çok etkileyen arkeolojik alanlardan biriyle karşılaştım. Bu alan o devirde mevcut olmasa da şimdi çok güzel görünen baraj gölü manzarasına sahip bir tepede yer alıyor. Giriş kapısının iki yanında aslan heykelleri bulunan ve ortadan geçen koridorla ikiye bölünmüş ilk kısıma girdim. Sağımda ve solumda duvarlarında kabartmalar ve çivi yazıları bulunan ikişer oda var.

Aslantaş

Arka tarafta da boyu üç metreyi bulan fırtına tanrısı heykeli bulunuyor. Heykelin boyu çektiğim ilk fotoğraflarda karşılaştıracak bir obje olmadığından anlaşılmıyor. Bu yüzden gezi boyunca göründüğüm tek fotoğrafı yanına geçerek zamanlayıcı ile çekiyorum. Diğer alanlarda olduğu gibi bu heykelin üzerleri de bir çatı ile koruma altına alınmış. Eserlerin ışık alabilmesi için çatıların bir kısmı şeffaf bir malzeme ile kapatılmış. Ben bu açık hava müzesini çok beğendim. Tasvir edilecek gibi değiller. Neredeyse her yeri elimden geldiğince fotoğrafladım. Fotoğrafların bile yeterli olduğunu düşünmüyorum. Mutlaka çıplak gözle görmek ziyaret etmek gerek.

Eserleri en ince detayına kadar inceleyip hayran hayran seyrediyorum. Bu eserlerin binlerce yıl önce kim bilir kimin elinden çıktığını düşünüp dokunuyorum. İlk bölümdeki bu şaşkınlık ve hayranlığı biraz üzerimden attıktan sonra kahvemden bir bardak doldurup diğer kısma doğru yürüyorum. Bu kısımda yapı olarak diğerinin neredeyse aynısı. Odacıklarda farklı kabartmalar ve yazıtlar var. Orta kısımda yer alan heykel çok etkileyici.

Aslantaş

 

İlginç bir bilgi; Aslantaş’da bulunan “çivi yazısı şablonu” sayesinde buranın keşfinden önce çözümlenemeyen diğer Hitit hiyerogliflerinin de okuması yapılabilmiş.

Vaktim azalıyor. O yüzden yolu takip ederek daireyi tamamlamaya çalışıyorum. Yol üzerinde duvarları sazdan ilginç bir kulübe var. Bu güzel patikadan başladığım yere dönüyorum. Dedikleri gibi çay yapılmış, dondurma kutusu tabanına serili kağıt havlu üzerine dizilmiş sigara börekleri de belli ki evden gelmiş. Bana da teklif ettiler, o kadar tokum ki hala her şey için çok teşekkür edip tekrar görüşmek dileği ile ayrıldım.

Antep otoban

Dönüş yolundan az  önce geçmiş olmanın verdiği tecrübeyle biraz daha hızlı gidip tekrar Gaziantep otobanına girdim.

Doliche (Dülük) Antik Kenti

Gaziantep’e kadar yaklaşık iki yüz kilometre yolum var. Otobandan gittiğim için yaklaşık iki saat sonra Gaziantep’teyim. Dülük Antik Kentin’e gitmeye çalışıyorum ama yanlış yere ulaşıyorum. Navigasyona Dülük yazınca çıkan Dülük Mesire Alanı’na geldim. Giriş kapısında görevlilere göre antik kent burası değilmiş. Benim aradığım yer olan Dülük Antik Kenti buradan on dört kilometre uzaklıktaymış. Doğru yeri navigasyonda işaretleyip tekrar yola çıktım. Bir sanayi bölgesi içerisinden, şehrin dışarısında kalan eski ve bakımsız bir mahalle içerisinde yol alıp uzakta görünen antik yapılara doğru yol aldım. Taş ocakları ve oda mezarlar gibi yapıların bulunduğu bu alan mahalle ile iç içe geçmiş. Bu tepede bulunan kalıntılar koruma altına alınmamış. O kadar ki ortasında bulunan küçük düzlükte çocuklar ufak bir futbol sahası yapmış.

Dülük Antik Kenti

Bulunduğum tepeye kadar yayılan antik yerleşimin en bilinen kısmı karşı tepede bulunan Mithreum (Mitra kültüne ait törenlerin gerçekleştiği mağara içindeki kutsal alan). Bu bölge motoru bırakmak için çok güvenli gelmediğinden uzun uzun gezinemedim. Şimdi karşı tepede bulunan Mithreum’a gideceğim.

Gaziantep ile ilgili yaptığım araştırmalarda bu alanla ilgili internette bilgiler çok kafa karıştırıcı. Doliche antik kentinde ne nerede tam olarak anlaşılmıyor. Geniş bir alana yayılmış bu antik kentin bir kısmı Dülük Baba Mesire Alanı içerisinde kalıyor gibi görünüyor. Bulunduğum Keber Tepesi ise Dülük Antik Kenti’ni (Doliche) ziyaret etmek isteyenler için nekropol alanı ve Mithreum ile görülmesi gereken bir yer.

Dülük hala yaşanılan en eski şehirler listesinde yer alıyor ama nasıl yaşıyoruz bize sor. Belli ki fakir bir mahalle ve yine her yer çöp. Mahallenin bakımsız ara sokaklarından yokuş aşağı inip biraz karmaşık görünen yol için iki çocuktan yardım aldım. Söylediklerini yapıp tren yolundan karşıya geçtim. Mithreum’un bulunduğu müze alanına geldim. Koruma altına alınmış bu alanın girişinde bir kulübe ve bir görevli var. Giriş ücretsiz. Motorumu bırakıp fotoğraf makinemle mağaranın içerisine girdim. Girişinden anlaşılmayacak kadar büyük bir mağara. Bir kaç odacıktan oluşan, düzgün yürüyüş alanları ve aydınlatması ile bakımlı ilginç bir yapı. Duvarların bir kısmına insan eliyle şekil verilmiş. Bazı kısımlarda zor da olsa seçilebilen haç figürleri var. Çok fazla büyük olmadığından gezmek çok vaktimi almıyor. Dışarı çıkıp etrafını da turluyorum. Kuzeyinde tel örgü ile kapatılmış kazısı devam eden bir kısım daha var.

Halil Usta

Saat beş olmadan yemek yemek ve kapanmadan Gaziantep Zeugma Mozaik Müzesi’ni ziyaret etme planım var. Yemek yiyeceğim yer Halil Usta tam müzenin arka tarafında kalıyor. Hem karnım aç, hem de Halil Usta’da saat geç olduğunda et bulamayabilirsiniz diye bir bilgi okuduğumdan önce yemeğe gidiyorum.

Halil Usta’nın dükkanı mahalle arasında. Popüler ama gördüğüm kadarıyla özü bozulmamış bir yer. Mekan eski ruhunu, dokusunu kormuş gibi. Dışarıdan pek belli olmuyor ama ufak bir yerde değil. Epey masası var. Ustanın kendisi ocak başında değil, girişte oturuyordu. Oradan operasyonu yönetiyor. Güler yüzlü. Selamlaşıyoruz. Genç garson da sıcak kanlı. Turist halimi anlayıp “bir buçuk üçlü çek” diyor ustaya. Bu sanırım tadım menüsü. Yarım porsiyon küşleme, yarım porsiyon kıyma, yarım da et. Önce zeytinyağlı, bol nar ekşili, naneli salata metal tabakta geliyor. Çok lezzetli. Her şey metal kaplarda servis ediliyor. Kebapları çok lezzetli. Bir de ayran isteyip 35 TL ödüyorum, yine ucuz değil. Çok zaman kaybetmeden yakındaki müzeye geçiyorum.

Gaziantep Zeugma Mozaik Müzesi

Motorumu kocaman müze binasının önüne park ettim. Ana cadde ve müzede bol güvenlik görevlisi olduğundan kilitlemedim de. Bu bina sadece müze değil, konferans salonları da bulunana büyük bir kompleks. Mozaikler deforme olmasın diye gün ışığı almayan toplam 1700 m2’lik kapalı bir alanda dikkatlice aydınlatılarak sergileniyor. Haliyle pek çok yerde olduğu gibi flash kullanarak çekim yapmanız yasak. İki katlı bu alanda toplam 51 adet, 2800 m2 mozaik sergileniyor. Çıkarıldıkları yeri tasvir etmesi açısından etrafa bazı antik duvar ve sütunlar da yerleştirilmiş. Mozaiklerin her birini vaktim yettiğince hayranlıkla izleyip gezindim. Bir santimetre karelik renkli taşlarla yapılan mozaiklerdeki bu yaratıcılığa, işçiliğe, emeğe hayran kalmamak mümkün değil. Neredeyse bir buçuk saat ayırdığım bu müze için keşke biraz daha vaktim olsaydı. Kapanış anonsuyla çıkmak zorunda kaldım.

Zeugma Mozaik Müzesi

Rahmi Bey Konağı

Şimdi hedefim Gaziantep’te kalacağım otel. Booking.com’da kampanyalı olduğunu gördüğüm en ucuz yere “Rahmi Bey Konağı”na gidiyorum. Bulduğum oda tek kişilik, paylaşımlı banyosu olan bir oda. Fiyatı, yorumları ve merkeziliği tercih sebebim. Caddeler geniş, trafik çok yoğun değil. Şoförler saygılı ve kurallara uyuyor. Rahat bir trafikte, biraz karışık görünen yollarda navigasyon vasıtasıyla otelin yerini buluyorum. Otelin yolu ana caddeden ayrılan araba sığamayacak kadar dar, eski bir ara sokak. Aslında dönmem gerekse belki ayaklık üzerinde bile dönemeyeceğim kadar dar. Motorla bir şekilde önüne kadar gidiyorum. Eski bir kapıdan iki katlı tarihi bir binanın avlusuna giriyorum. Binadan bağımsız girişte yer alan müştemilattan çıkan sonradan işletmecinin oğlu olduğunu öğrendiğim genç güler yüzlü bir çocuk yardımcı oluyor. Elle yazıp tuttukları rezervasyon listesinden ismimi buluyor. Beni ana binanın ikinci katında bir odaya götürüyor. Oda büyük ve içerisinde çift kişilik yatak var. Kendisine bir hata olduğunu, tek kişilik paylaşımlı odaya rezervasyon yaptığımı söylüyorum. Notları gösterip bu oda için ismim yazdığını, üstelik bu odanın düşündüğümün aksine banyosunun da olduğunu söylüyor. Ben odada herhangi bir kapı göremeyince durumu izah etti. Bu geniş odanın pencere olmayan iki duvarı gömme dolaplarla kaplı. Bu dolap kapaklarından yatağın sol yanındakini açınca, içerisinden üst kattaki banyoya doğru çıkan merdivenlere ulaşılıyor.

Bu fantastik gizli geçidi olan odayı çok sevdim ama bir terslik olmalı diye tekrar hatırlattım. İşletmeci olan babası ile konuşup geleceğini söylüyor. Ben de çok yayılmadan onu bekliyorum. Geri döndüğünde bir hata yaptıklarını, benim rezervasyon yaptığım odanın o gece için dolu olduğunu ama internet üzerinden satışa kapatmayı unuttuklarını bu yüzden de bir fark ödemeksizin ellerinde ki mevcut olan bu odayı vereceklerini söylüyor. Şanslı günümdeyim konakta ki en güzel oda da kalıp, iki gece için doksan lira ödeyeceğim.

Eski eşyalarla dekore edilmiş bu odaya yayılıp biraz dinleniyorum. Bu tarihi ambiyansta bulunmak,  adete az sonra önemli bir maça çıkacak soyunma odasında Fatih Terim’den gaz alan futbolcu motivasyonunu veriyor bana. Zira biraz sonra çıkıp Gaziantep’i, bu tarihi kenti gezeceğim. Odadan çıktığımda işletmeci, az önceki genç adamım babası da gelmiş. Hatalarını anlattı, şansıma gülüştük. Tek sorun motoru kapı önünde bırakamayacağımı, yolun darlığı ve bölgenin çok güvenli olmadığını söyledi. Sanırım büyük bir sıkıntı yoktu ama bir problem yaşama ihtimaline karşı hemen yakındaki otoparka bırakmamı rica etti. İyi niyetli kibar insanlar. Buranın yerlilileri. Bunu da fırsat bilip çıkmadan gitmeyi planladığım yerlerle ilgili fikirlerini aldım. Zaten otelin hemen yanında yer alan Gaziantep’in meşhur restoranı “İmam Çağdaş”ı sordum. Benim ısrarlı sorularım yüzünden kötü olmadığını, güzel ve popüler olduğunu ama artık biraz pahalı olduğunu bunun yerine yerel yemekleri tatmak için başka alternatiflerin de olduğundan bahsetti. “Popüler” bu gezide benim için artık neredeyse gidilmeyecek yer anlamına geliyor. Bu yüzden İmam Çağdaş’ı pas geçmeye karar verdim. Yanlış anlaşılmasın bu, mevzu mekanı kötülemek değil. Doğruca bilinene yönelmek istemiyorum. Bana önerdiği diğer Gaziantep yemekleri yiyebileceğim mekanlar şehir merkezinde. Fakat motoru bırakacağım yakındaki otopark saat sekizde kapanıyor. Ben de bahsi geçen restoranları yarına bırakıp, bu akşamı yine kebapla geçirmeye karar veriyorum. Bir kaç yer önerdi. Aslında Gaziantep Kalesi’nin altında kalan bu bölgedeki her yerde yiyebilirsiniz dedi. Benim listemden saydığım yerlerden Köşk’ü, O’da onayladı. Motora atlayıp otoparka, oradan da yayan kalenin alt tarafında kalan Köşk’e yürüdüm. Havanın kararmasıyla sokaklar çok sessizleşti. Alıştığım şehir aydınlığı ve karmaşası yok. Adana’da gördüğüm sokak yemeği kültüründeki tablacılar yerine birbirine yakın sıralanmış kebapçı ciğerci ve fırınlar var artık.

Köşk Kebap Salonu

Dolanıp, gezinip, oyalanıp sonunda Köşk’e girdim. Renkli büyükçe bir mekan. Yüksek tavanlı ve ferah. Girişe yakın bir masada oturup, aklı pek burada olmayan genç bir garsona küşleme sipariş verdim. Mekan akşam yemeği için saat biraz geç olsa da kalabalık. Yemek yiyen aileler var. İşe daha hakim bir garson görünce, daha önceden namını duyduğum ciğer kavurmalarını soruyorum “Var tabii” diyor heyecanla. Getirdiği şey yenmeden anlaşılamaz. Bu şu ana kadar, bu turda yediğim en lezzetli şey. Domates ile kavurdukları içinde artık bilmem başka nelerin olduğu ciğeri, tantuni gibi küçük bir lavaşın arasına koyarak servis ediyorlar. Muazzam bir lezzet. Keşke küşleme söylemeseydim de biraz daha yeseydim. Hemen arkasından da siparişim olan küşlemeyi getirdi. Halil Usta’da yediğim gibi baharatlarla terbiye edilmiş değil. Bu da lezzetli ama sanki baharatlı olan benim damak tadıma daha çok hitap ediyor.

Gaziantep’e gelmişken şimdi gideyim baklava yiyeyim diyorum. Kalkmaya hazırlanıp ruhu burada olmayan genç garsona nereye gidebileceğimi sorduğum da bilmiyorum ben de buralı değilim diyor. Enerjimi emiyor bu çocuk. Bereket bilge garson imdadıma yetişiyor. Kıvrak bir manevrayla beni burada olmayan baklavadan, burada mevcut künefeye döndürüyor “ben sana bir çıtır kaymaklı künefe söyleyeyim” diyor. Çok çabuk kanıyorum. Ama iyi ki de kanıyorum Çıtır çıtır, kaymaklı şahane bir künefe yiyorum. Çayımı da içiyorum, önerileri için teşekkür edip 32 TL hesabımı ödeyip çıkıyorum. Memnuniyetimden olacak hesap bu sefer gözüme yüksek gelmiyor.

Antep gece

Tahmis Kahvesi

Gaziantep’te gece sokaklar, kale çevresi epey ıssız. Saat de çok geç değil aslında. Biraz da yürüyerek kaybolmaya karar verdim. Anlamsızca dolaşıp yediklerimi hazmetmeye çalışırken aklıma bu civarda ki Tahmis Kahvesi geliyor. Kendime gelmek için bir kahve içeyim diye oranın yolunu tutuyorum. Otelin merkeziliği burada bir kez daha kendini gösteriyor. Neredeyse her yer yürüme mesafesinde. Kısa bir yürüyüşten sonra Tahmis Kahvesi’ne ulaştım. Çok yüksek tavanlı eski bir bina. İçi de çok güzel. İşi büyütüp karşıda bir yeri daha almışlar. Orada sanırım nargile de olduğundan olacak daha kalabalık. Bu bina dururken orası bana pek cazip gelmiyor. Daha sakin olan bu tarihi binada, meşhur olan menengiç kahvesini denemek için sipariş ettim. İçerisi epey boş, hemen arkamda yine baş köşeyi almış televizyonu sadece kasada bulunan çalışan izliyor. Patron olsa gerek. Az sonra kahvem gayet şatafatlı bir fincanda, yanında su ve karışık kuruyemiş eşliğinde geldi. Kıvamı kahveye benzese de tadı hiç benzemeyen menengiç kahvesini pek beğenmeyerek içtim. Menengiç kahvesini, rivayet edilen hikayelerden birine göre savaş yıllarında ambargo sebebiyle kahve bulamayan müptelaları yerine benzer bir şey ararlarken icat etmişler. Mekan keyifli ama televizyon işi çok bozuyor. Fazla oturmadan altı liralık hesabımı ödeyip kalkıyorum.

Bayazhan

Tahmis kahvesi’nden kalkmadan baktığım notlarımda Gaziantep’te görülecekler listesindeki Bayazhan’ı görüyorum. İnternette okuduğum yorumlarda epey övülen bir yer burası. Bulunduğum yere uzak ama hem göbeğimi biraz rahatlatmak, hem de zaman geçirmek için buraya doğru yürüyorum. Yaklaştıkça yeni binalar artıyor. Aralarda çok güzel bazı tarihi binalar görüyorum. Bir tanesi kültür merkezine çevrilmiş.

Bayazhan’a vardım. Bu büyük binanın neye benzediğini gece dışından bakarak anlamak pek mümkün değil. İçerisinde cafe, pub ve meyhane olduğunu okumuştum. Girip bakmaya karar verdim. Kapıda yer alan X-Ray cihazı ve güvenlik beni bir güzel arıyor. Ortadaki kocaman avluya çıkıyorum. Sağ tarafımda bistro masalarıyla bir bar. Solumda da meyhaneyi görüyorum. İçeriden fasılın sesi geliyor. Hem mekanı merakımdan, hem de bir kadeh rakıyı hak ettiğimden (yürüdüm ya) meyhaneye giriyorum. İçerisi loş ve kalabalık. Mezelerin sergilendiği camlı dolabın karşısında iki kişilik bir masaya tek başıma oturdum. Loş sayılabilecek bu mekanda modern bir iç mimar dokunuşu hemen kendini belli ediyor. Benim için hayal kırıklığı. Özellikle LCD ekranlarla yapılan bu son dokunuş, çok faydalı olmuş bu tarihi yapının dokusunu korumaya!

Bayazhan

Ne kadar tok olsam da bu gezide gözüm aç. Rakı kuru kuru gitmez diye meze dolabına yöneldim. Neredeyse yerel hiçbir şey yok. En yerel olan muhammara, patlıcan salatası, beyaz peynir ve tek rakı istedim tabii bir de acılı şalgam suyu. Fasıl heyeti “Fikrimin ince gülü”nü çalıyor, içeridekilerin bir kısmı koyu muhabbette, kalanlar da TV’de maç izliyor. Mekan bu haliyle benim gözümde bir sıfır yenik.

Bayazhan

Mezelerim ve rakı geldi. Mezelerin porsiyonu büyük, duble sayılır. İki kişiye rahatlıkla yeter. Muhammara çok lezzetli. Patlıcan salatasının çok yağlı olmasını saymazsak o da lezzetli. Sanırım içine taze fesleğen koymuşlar, çok güzel bir aroma katmış. Mekandan hoşlanmadığım için rakıyı bitirmem çok sürmüyor. Mezelerin büyük kısmı masada kalıyor. Hesabı istiyorum, o da epey modern 70 TL.! İmam çağdaş’tan kaçıp Bayazhan’a yakalandık iyi mi?

Gelirken yediklerimi yaktım diye sevinirken, eklemeler olunca otele dönerken de yürümeye karar verdim. Keyifli bir yürüyüşle yarım saatten biraz sonra otele vardım. Odam biraz soğuk. İçeride klima ve bir elektrikli ısıtıcı var ama ben yorganın altına girince ikisini de çalıştırmaya ihtiyaç duymadım.

Oteli çok sevdim. Odayı da. Dolaptan açılan gizli geçidi de. Yarın da burada konaklayacak olmaktan mutluyum.

Gaziantep’te bugün her şey çok yolunda.

 

Aklına takılan ne varsa yazabilirsin. En kısa zamanda cevap vermeye çalışacağım.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.