Dün o virajlı yollarda yorulmuş olacağım ki bu sefer alarmla ancak kalkabildim. Saat sabah sekiz. Dün gece karanlıkta dışarısı pek görünmese de, tahmin ettiğim gibi odamın güzel bir manzarası varmış. Silifke’nin ortasından geçen Göksu Nehri önümden çağlayarak akıyor. Arkada kalan tepede de Silifke Kalesi var. Dün girişte kaydımı yapan görevlinin ısrarıyla kahvaltımı otelde yaptım. Ne yazık ki hiç bir özelliği olmayan çok çok zayıf bir kahvaltı. Belediyenin tesisi olduğundan fazla bir indirim yapamadığını söylemişti. Bu yüzden kahvaltı istemediğimi söylesem de, ikram olarak sundu sanırım kahvaltıyı. Adanaya doğru otelden ayrıldığımda saat dokuzu on geçiyordu. Coğrafyadan da olabilir ama artık sabahlar daha sıcak. Üzerimdeki Held pantolon erken saatte bile fazla geliyor.

Silifke

Kızkalesi

Bugün Adana yolunda ilk hedefim Kızkalesi. Erdemli’ye çabucak vardım. Denizin ortasında bir adacıkta duran kaleye bakarken, arkasından gelen güneş ışığı gözümü kamaştırıyor. Mesafeden dolay pek seçilmiyor ama silüeti bile güzel.

Kızkalesi

Dört, beş sokak köpeği refakatçim var. Hareket edince kovalıyorlar, durunca sevdiriyorlar. Onlar bile anlam veremiyorlardır sanırım yaptıklarına.

Sahilde sabah yürüyüşünü yapanlar var. İçlerinden biriyle konuştuk. Buradan Adam Kayalar’a gideceğimi söyledim. Söylediğine göre motoru bırakıp, epey dik bir yamaçtan inmem gerekiyormuş. Ben internette böyle bir bilgiye rastlamamıştım ama zaman kaybetme riskine de girmek istemedim. Pas geçip Kanlıdivane’ye, Canytelis Antik Kenti’ne gitmeye karar verdim.

Kanlıdivane, Canytelis Antik Kenti

Kanlıdivane

Anayoldan üç kilometre içeri doğru gidip, düzgün stabilize bir yoldan ulaşıyorsunuz. Sanırım çapı üç yüz metreye yakın bir obruğun (çöküntü) etrafına kurulmuş, ilginç bir antik yerleşim yeri. Epeyce kazı ve yüzey düzenlemesi yapılmış. Yapılan yürüyüş yollarıyla kentin her bölümüne rahatlıkla erişiyorsunuz. Geçenlerde okuduğum “Yunan ve Roma yapı teknikleri” adlı makalede okuduğum tüm duvar örme tekniklerini de burada gördüm. Obruğun kenarında bir değirmen simüle edilmiş. Bu değirmenin olduğu yerden, obruğun sağ iç duvarında baktığınızda bir kabartma görünmekte. Bu noktadan ufak gibi görünse de, iki metreye dört metre büyüklüğe sahip bu kabartma Prenses Aba ve ailesine ait. Bunu kabartmayı görünce daha heybetlilerinin olduğunu düşündüğüm Adam Kayalar’a gidemediğime bir kez daha üzüldüm. Antik kentin içerisinde çok eski olmayan günümüze ait mezarları görmek beni şaşırttı. Benim yaşadığım köyde yaşlılar eskiden antik kente değil ölülerini gömmek, “eski kabirlik burası” der, pek sevmez adım atmazlarmış.

Kayacı Vadisi

Kanlıdivane’den sonra yolumu Kayacı Vadisi’nden geçirdim. Vadinin yoluna dalmadan ne olur ne olmaz diye yakıt aldım (60 TL. / 11 Lt.). Dar bir yoldan vadi içerisine ilerledikçe yamaçlar birbirine yanaştı, dikleşti ve çok gösterişli bir kanyon oluşturmaya başladı. Vadiyi ortadan bölen nehrin karşısına geçip, kanyonun doğu yamacına doğru tırmanmaya doğru başladım. Virajlı ve dik bir rampa ile yükseldikçe kanyon manzaram daha da güzelleşti. Uygun bir noktada durup kanyon girişinin bol bol panoramik fotoğrafını çektim.

Kayacı Vadisi

Güzel bir noktada durup, bu çılgın manzarayı seyrettim. Kızkalesi’nde konuştuğum kişi burayı da pek tavsiye etmemişti bana. Yanıldığını görmek iyi geldi. İçimden de “ya Adam Kayalar ile ilgili yanlış yönlendirdiyse” diye düşünmeden de edemedim. Yola devam edip ilerledikçe, kanyonda solumda ilerledi. Yaklaşık üç kilometre sonra kanyonun çıkışına ulaştım ve vadi tekrar genişlemeye başladı. Uzakta görünen çok yüksek kaya duvarlarını da görmeyi çok istedim ama planladığım rotaya uyup, sola beni Mersin yoluna götürecek olan ana yola saptım. Bu yol çok düzgün. Tekrar hızlıca Erdemli’ye ulaştım. Benim çok beğendiğim bu vadi, yolumu kırk kilometre kadar uzattı ama buna da değdi. Görmenizi öneririm.

Kayacı Vadisi

Erdemli çıkışında yol kenarında, rota planlarken görmediğim bir antik kente rastladım. Zaten Silifke’nin her yerinden antik kent fışkırıyor.  Devletin karayolu bu kenti ortadan ikiye bölüp geçiyor. İnip dolaşamadım ama karşımda kalan kısımda tiyatroyu görebiliyorum. Bizim umursamazlığımızı farketmiş olacaklar, kazı çalışmalarını Roma Üniversitesi yapmış.

Yolda pek çok değişik isimli beldeden geçiyorum. Bugünün ilk üçü şöyle Muzkent, Uçarı ve Yeni Kaş. İlk iki tamam da üçüncü otobüs firması ismi gibi değil mi? Güzel de bir yer aslında. Yakınındaki Soğuksu’da öyle küçük ama çok güzeller.

Soli Antik Kenti

Soli

Yolumun üzerinde merak ettiğim Soli (Soloi, Solipolis ve Pompeipolis çok adı var) Antik Kentine uğradım. Modern kent ile deniz arasında sıkışmış tel örgülerin arkasında kalmış biraz bakımsız, ayakta kalmayı becermiş sütunlardan oluşan ufak bir antik alan karşıma çıktı. Ben biraz daha fazlasını bekliyordum. Müze kartım olmasına rağmen, içeriye girmeden çitin diğer tarafından bir kaç fotoğrafını çekip yoluma devam ettim. Şimdi hedefim Mersin Yumuktepe Höyüğü.

Yumuktepe Höyüğü

Yumuktepe’ye vardım. Etrafı duvar ve yüksek parmaklıklarla girişe kapatılmış höyüğün yanından geçerken bile fark edilmesi zor. Demirden bir giriş kapısı var.

Yumuktepe Höyüğü

Motoru bir yere park edip, kapıyı sorarak buldum. Herhangi bir görevli yok. Herhangi bir bilgilendirme tabelası da yok. Mesire yeri olarak kullanılmış, hatta hala kullanıyor sanırım. Beton piknik masaları duruyor. Bazı bölümlerinde kazı çalışması yapılmış ama öylece bırakılmış, her yeri çöp içerisinde ve denetimsiz. Ufak tefek seramik kalıntılar göze çarpıyor. Çok üzücü buranın ne olduğundan habersiz etrafındaki binalarda yaşayanlar, yanındaki otoyoldan geçip gidenler, etrafında dükkanları olan esnaf…

Hakkında wikipedia’dan bulduğum birkaç “önemsiz” bilgi.

  • Höyükte 33 tabakalı yerleşim saptamıştır.
  • MÖ 4500’de Neolitik döneme (Cilalı Taş devri) denk gelen tabakada ise Dünya tarihindeki kaleye benzeyen ilk yapı saptanmıştır.
  • Dünya’da ilk bakır izabe (maden cevherini ayırma) tesisleri Yumuktepe’de kullanılmaya başlanmıştır.

Ben bu kıymet bilmezliğimiz için söyleyecek hiç bir söz bulamıyorum artık. 6500 yıllık bir höyük burası. Mısır piramitlerinin en eskisi M.Ö.2650 yılında yapılmış. Burası piramitlerden yaklaşık 2000 yıl daha eski, varın siz düşünün. Mersin’in bir arkeoloji müzesi var mı? Olmamalı bence!

Tadım kaçık ama karnım aç. Planıma uyup tantuni yemeye gidiyorum. Tantunici Memoş’a uğruyorum.

Tantunici Memoş

Ayıptır söylemesi iki biftek tantuniyi arka arkaya büyük bir iştahla yedim. Tantunilerin gerçek anlamda içi dışına sığmıyor. Bol acılı biraz yağlı ama çok lezzetli. Bu yüzden ikinciyi söyledim. “Fast food”un tam karşılığı bu olsa gerek. Dakika geçmeden sipariş geliyor, garsonlar karınca gibi çalışıyor. Sıcak kanlı insanlar. Garsonlardan biri geldi yanıma, baktı tantuninin yarısı dökülüp tabakta kalıyor “kağıtla mağıtla uğraşma, direk yut abi” dedi. Birinci de epey zayi verdim ama ikincide öğrendim yemeyi. Dürümü yere paralel tutup başımı da yatay düzleme getirdim. Tantuniye azıcıkta “V” şekli verince kayıpsız yiyebildik. Yanında ikram ettikleri turşu da çok lezzetli. Yanında acılı Özkan şalgam suyu Gerçekten çok güzel ve hızlı bir öğün oldu. İstanbul’da bu lezzete en yakın tantuniyi “Suat Usta”da yiyebilirsiniz. İçi bol bu tantuni saldırısına 23 TL. ödedim (10+10+3).

Tantunici Memoş

Kerebiçci Oğuz

Karnım doydu, şimdi  tatlı yemeye Kerebiçci Oğuz’a. Oğuz’u bulmak biraz zor. Mahallenin ara sokaklarında kalan dükkanın yerini Google Navigasyon hatalı gösteriyor. Dükkan gösterdiği yerin hemen yanındaki sokakta ama uzaktan farketmek zor. Görünen bir tabela yada camekanda bir isim yok. Kapının önünde bir masa iki de sandalye duruyor. Motoru park edip içeri girdim. Bir kadın çalışıyor, belki de sahibi. İlk defa yiyeceğimi, denemek için geldiğimi söyleyince iki tane fıstıklı bir tane de cevizli kerebiç veriyor. Normalde ramazan tatlısıymış kerebiç. Etrafı irmikten bir hamurla kaplanmış, fıstık yada ceviz dolmaları diyebiliriz. Dışında kıtır, sert sayılabilecek bir kabuğu var içli köfte gibi. Köpük dolu bir tabakta, kenarlarına tarçın serpip öyle servis ettiler. İlk başta krema sandığım bu köpüğü, çöven kökünün suyunu pudra şekeri ile çırpıp yapıyorlarmış. Şerbetli bir tatlı olmadığından çok şekerli ve ağır değil. Köpüğün tadı farklı geldiğinden olacak kerebiçleri fazlaca bulaştırmadan yiyorum. Belki sade yesem daha çok da sevebilirdim ama yöresel servisi bu şekildeyse böyle yiyeceğiz. Fiyatı bence makul 9 TL.

Buradan yolum Adana’ya. Mersin kocaman bir şehir. Şehirden çıkmam epey zor oldu. Bol ışık bol trafikli. Trafik düzenli insanlar kurallar uyuyor. Adana istikameti, şehir çıkışında gümrük alanı bulunuyor. Bu bölgede epey bol kamyon trafiği var. Hatta şehirden çıkarken neredeyse her iki kilometrede bir takıldığım trafik ışıklarında bu kamyonların arasında sıkışıp kalıyorum. Tarsus’a doğru bu yoğun kamyon trafiği giderek azalıyor. Tarsus Adana arası yol artık rahat. Ben otoban kullanmak istemedim ama daha iyi bir seçenek olabilirmiş. Zira bu yol üzerinde görülecek bir şey bulamadım.

Adana

Adana’ya yaklaştım. Seyhan Baraj Gölü kıyısından bir yol belirledim kendime. Kıyısından ilerleyerek şehre ve otele ulaşacağım. Adana’ya girerken trafikte ufak kaoslar yaşamaya başladım. Şerit ve sinyal kullanmayan araçlar daha başıma ilk gelenler.

Bir de üç yerine iki lambalı trafik ışığı gördüm! Üstte kırmızı yanıyor sonra aynı kısım sarıya dönüyor ve o söndüğünde alttaki yeşil yanıyor. İlk tepkim “Vay be çok mantıklı” oldu. Ne kadar büyük bir malzeme kazancı. Neredeyse yüzde otuz derken aklıma “peki o zaman neden tek lamba ile çözmemişler” geliverdi. Sevinç ve hayal kırıklığım şeritsiz, aynasız, sinyalsiz bol kornalı bu trafiğin içerisinde kısa zamanda kayboldu.

Seyhan Baraj Gölü

Baraj göründü. Suların çekildiği toprak kısımlarda ve yol kenarında çok fazla araba var. O kadar çok insanda görünmüyor ortalıkta. Sanırım arabaların içinde oturuyorlar. Denizin kenarında olmayan bir şehir merkezinde, gölet kenarı çok kıymetli oluyor demek ki. Göletin kıyısından ilerleyip şehre giriyorum. Şehrin merkezine ilerledikçe trafikteki  kuralsızlık daha da artıyor, kötüleşiyor. Kendimi otele zor atıyorum. Başıma acayip bir ağrı saplanıyor. Bir duş yapıp şehri görmek için doğru dışarı çıkıyorum. Bolca elektronik aletim olduğundan yanımda çoklu priz taşıyorum. Fakat bu prizin farklı bir ucu var ve onun dönüştürücüsünü Manavgat’ta kamp yerinde unutmuşum. Uzun bir süre şehrin içerisinde bu çeviriciyi arayıp dolaştım. Bir ümit Amerikan pazarına gittim. Bir zamanların efsane mekanı, İncirlik’te çalışanların sattığı Türkiye’de satılmayan ürünleri bulabildiğiniz bu mekan artık gücünü yitirmiş görünüyor. Aradığımı burada da bulamadım.

Ali Göde’de şalgam suyu

Şimdi ki hedefim şalgam suyu. Ali Göde’ye gidiyorum. Bu küçük dükkan kent merkezinde. Kaos yaya trafiği olarak da devam ediyor. Kimse ışık tanımıyor bende onlara uyuyorum. Çok hareketli sokaklar. Kendimi yola çıktığımdan beri ilk defa farklı bir yerde hissediyorum. Sokakta yaşam olan bir şehir Adana. Açık büfe diyebileceğim tatlıcılar, ufak ufak ortaya çıkmaya başlayan seyyar kebapçılar, kaldırımda adamın biri torbalar içerisinde japon balığı satıyor yahu. Başımda ki şu ağrıyı pekiştiren gürültüsü olmasa, her şey yolunda. Dört kişinin zor sığdığı Ali Göde’nin dükkanındayım. Servis yapan adam, tezgahına simit yerken susamları döken adamdan olacak biraz sinirli. Aslında Adana da sanki herkes sinirli. Hiç boş kalmayan bu küçük dükkanda 1.25 TL’ye acılı içerisine havuç turşuları konmuş bir bardak şalgam suyumu içiyorum. Ben bir iki fotoğraf çekerken içerideki çocuklar beni görüp gülüşüyor. Onlar için sıradan olan benim için farklı tabii. Aslında çok farklı diyemem ama gayet lezzetli. İnternet üzerinden de satış yapıyorlarmış.

Adana

Birbiçer

Bir süre daha anlamsızca dolandım. Karnım acıkmaya başlayınca önceden belirlediğim Kebapçı Mesut’a gideyim dedim. Telefondan kullandığım navigasyon programı bu yüksek sayılabilecek binalar arasında yön bulmakta zorlandı. Bir ileri bir geri dönüyorum. Hal böyle olunca Adanalı birine yol sordum “Kebap mı yiyeceksin abi sen?” dedi. Bir iki yer ismi verdi “Biz buralarda yeriz” dedi. Benim söylediğim yeri bilmiyordu bile. Aklımı karıştırdı. Adanalı bir arkadaşımı aradım o da cila oldu iyice kafam karıştı.

Bu yaşa kadar burada ezilmeden yaşadığı için tebrik ettim kapattım. Diğerleri gibi O’nun da söylediği “Birbiçer”e gitmeye karar verdim. Riske gerek yok. Gerçekten isabetli bir tercih olmuş.  Yine çok kalabalık bir mekandayım. İki katlı. Bu kat bile yüz kişi alır. Ocakbaşı popüler, yer yok. Bir masaya iliştim, Adana’nın çılgın temposu burada da devam ediyor. Garson geliyor seçenek çok ama tabii ki Adana yiyeceğiz. Dayanamayıp yine bir buçuk porsiyon söylüyorum. Gözüm aç. Çok lezzetli, ne desem az. Sanırım “Adana Kebap” için bu şablon olmalı. Yanında ikram bol, fotoğrafta görebilirsiniz. Dikkatimi çeken müşteriler arasında hiç kadın yok. Belki “Aile Salonu” vardır ya da bana böyle denk gelmiştir. Birbiçer’in bir şubesi daha varmış ama garsonun deyişiyle giden pişman olup buraya geri geliyormuş. Sanırım kurum içi rekabet epey fazla. Haritayı ekliyorum şaşırıp şubeye gitmeyin diye. Sabah erken de ciğer yemek için çağırdılar, bakalım…

Ben kebabın memleketine gelince fiyat düşer diye bekliyordum ama pek öyle olmadı. Bir buçuk Adana, kola ve su için 28 TL. hesap bence az değil.

Birbiçer

Adana

Çok yedim, yer açmak için yürüyüşe çıktım. Az önce yakılmaya başlanan seyyar kebap tezgahları artık hazır. Güzel kokular yayılıyor. Kent ufaktan bir ocakbaşı kıvamında, dumanlı. Açık büfe pastaneler, şırdancılar, kokoreççiler. Adana’nın sokak lezzetleri çok çeşitli ve güzel. Çarşının çoğunun mağazalar yerine bu restoran ve tatlıcılardan oluşturuyor. Önceden belirlediğim bir kaç noktaya yürümeyi denedim ama epey uzak. Otele dönüp motoru aldım. Gece olup saat geçtikçe trafik azaldı. Az olması, düzene girmesi anlamına gelmiyor. Her sokaktan bir araba önünüze fırlayabiliyor. Yada bir yaya kırmızı ışıkta  bu normalmiş gibi yavaş yavaş karşıya geçebiliyor. Yine de motorla ulaşımım yayan dolaşmama göre çok daha hızlı. Önce tarihi Taşköprü’ye, sonra da normalde araç trafiğine kapalı olan köprüden orada bekleyen polislerin tavsiyesi ile karşıya geçip Saat Kulesine ulaştım.

Şırdancı Bedo

Şırdancı Bedo

Karnım aç olmasa da, yapmadan dönmeyeceğim dediğim işe geldi sıra, şırdan yemeye gidiyorum. Bu işi araştırınca internette en popüleri Bedo. Ben internetten adresi belli seyyar satıcılarda yenir, Bedo’da bunların en iyisidir diye okudum. Ama şimdi bu Bedo, kendine koca dükkan açmış. Her zaman başıma gelen durum. Lezzetini eskisiyle kıyaslama şansım yok tabii ki ama aynı performansı yakalamasının mümkün olmadığını düşünüyorum. Yine de vızır vızır çalışan bu dükkanı ve şırdanı pas geçmeyeceğim. Belki iki yüz kişilik bu restorana, şırdan ve kırkkat servis edilen girişteki tezgahın önünde oturuyorum. İşin mutfağındayım anlayacağınızı. Yabancılığımı anlayan garson “bak böyle hazırlanır” diyerek bir kağıdın ortasına koyduğu şırdanın ipini çekerek çıkartıyor kırmızı biber ve kimyon serperek bana uzatıyor. Ustası da “hadi oyanlanma” diyerek fırçasını atıyor. Saat gece on ve bu kalabalığa yetişmek gerçekten zor görünüyor. Sanırım daha kıymetli olan kırkkat kalmadığı için deneme şansı bulamadım ne yazık ki. İki şırdan için 12 TL. ödeyip kalkıyorum.

Kazancılar çarşısına gitmek için ne halim, kaldı ne de isteğim. Bu şehri gezmek için değil belki ama anlamak için çok daha fazla zaman lazım. İşin doğrusu bu kısa sürede Adana beni çok yordu. Zaten bütün gün çektiğim bir baş ağrım var. Otele gidip güzel bir uyku ile kendime gelmeye çalışacağım. Sabah erken kalkıp yola devam edeceğim. Bir aksilik olmazsa yarın akşama Antep’teyim.

Bugünkü rotam;

 

Aklına takılan ne varsa yazabilirsin. En kısa zamanda cevap vermeye çalışacağım.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.