Gece biraz soğuktu ama uyku tulumum fazlasıyla yeterli oldu. Erken yattım, sanırım on buçuk gibiydi. Kamp yerinden mi geldiğini anlayamadığım müzik sesine, yine kaynağını anlayamadığım uzaklardan gelen havai fişek ya da tüfek sesleri eşlik etti. Neyse ki pek uzun sürmedi. Ben de hemen uyudum bu sayede erken uyandım. Sanırım yedi buçuk civarıydı. Alarmdan önce kalktım yine. Ortak alana gittim yüzümü yıkamak, dişimi fırçalamak için. O da ne sıcak su var! Vay be, bu nasıl kamp alanı. Kış günü neredeyse kimse yok ve sıcak su var. Dün düzenliliğine şaşırmıştım zaten, bu da cila oldu. Çadırın yanına gittim. Etrafta yine ne kadar ihtiyaç var sorgulanır ama birkaç çalışan çevre temizliği yapıyor. Bugün hedefim yine yol üzerinde pek çok yer gezip Silifke’de kalmak.

Dün gece test etmek için yanıma aldığım ama zaman bulamayacağımı fark ettiğim gereksiz eşyaların fazlalığını görünce, hepsini sabah ilk iş kargo ile eve göndermeye karar verdim. İnternetten yakınımda bir şube buldum. Gece bu eşyaları ayırmışken, tekrar iş çıkmasın diye önce kargoyu gönderip, çadırı dönünce toplamaya karar verdim. Vakit kaybetmeden bastım gittim. Saat sekiz buçuk, kargodayım. Açılmış ama gönderiyi teslim alacak kişi henüz yok. Ben koliyi hazırlarken geldi. Saat dokuzda kargoda işim bitti. Beklerken kahvaltı için bir yer sordum. Çalışanların önerisi üzerine Dürümmatik’e gittim. Biliyorum adını duyunca bende de aynı his uyandı ama kahvaltı varmış. Açıkçası bu bölgede yemek konusunda büyük bir beklentim yok. Yola çıkmadan araştırınca da özel bir şey bulamamıştım. Fazlaca turistik olmuş. Malum sezon dışında da olunca iyice özensiz bir hal almış.

Dürümmatik

Dürümmatik kendine bir iyilik yapıp kocaman tabelasında adını “DM” olarak yazmış. Motoru park edip girdim. İyi niyetli çalışanları var. Bir menü göremedim kahvaltı sordum, menü getirmek yerine “ne istersen var” dedi garson. Düelloyu kabul edip kavurmalı menemen istedim, varmış ben kaybettim. LCD televizyonlu yemek salonunda ne iyi, ne kötü diyebileceğim menemenimi çay eşliğinde yedim. Menemene soğan koyduğu için aslında olumlu puan aldı benden. Garson karşılaştığım diğer garsonlar gibi motora sempati duydu. Yolumu, rota mı sordu. Biraz hayıflandı, “böyle dolaşmak pahalı olmaz mı?” dedi. “Çadırda kalıyorum, hep otelde değil” dedim. Anlayamadığım şekilde biraz acır gibi baktı. Hesabı istedim 15 TL. geldi (menemen artı iki çay). Çıkarken bana bir litre su verdi. “Bu da bizden olsun yolda içersin” dedi. Ben bozuğum yok bahşiş bırakamadım derken, silahşör garson son mermisini de sıktı. “Sağol” dedim, “Su verenlerin çok olsun”. Bu gece rahat uyur artık.

Kampa döndüm. Çadırı topla, yola çık derken saat on buçuk oldu.
Hızlıca yol almaya başladım. Bugün yolum uzun. Alanya’ya kadar yol duble (Türkçeleşti artık). Deniz kenarından, güzel bir manzara eşliğinde ilerledim. Acayip mimari şekilleri ile birbiriyle yarışan, sayısız mega otelin yanından geçtim. Acaba bu fantastik mimari işe yarıyor mu?

Alanya Kalesi

Çabuk vardım Alanya’ya.  Şehre girmeden de yine yakıt aldım (~15 LT / 80 TL.) Henüz karnım acıkmadığı için önce görmek istediğim yerlere yöneldim.

Alanya Kalesi

Alanya Kalesi’ne doğru gidiyorum. Epey yüksek bir tepeye inşa edilmiş kale. Motorla çık çık bitmiyor. Virajlar çok dik ve sert. Karşıdan gelen araçlar, özellikle turist dolu tur otobüsleri bu yola sığmakta zorlanıyor. Dikkatli olmakta fayda var.

Dış surlara geldiğimde durup bir kaç fotoğraf çektim. Limanı gören çok güzel bir manzarası var. Henüz tepenin yarısındayım. Motorla biraz daha devam edip zirveye varıyorum. Yaşam burada da tarihi yapılarla iç içe. Side’den farkı olarak burada uyum var. Side bu anlamda bence büyük kayıp. Hala yaşanan evler, kültür merkezleri, bir iki kafe. Bence rahatsız edici değil, hatta benim çok hoşuma gidiyor terk edilmemiş oluşu. Denizden 250 metre yükseklikte ve 6.5 kilometreyi bulan surlarıyla kale tahminimden epey büyük. Bir kısmında eski ve yeni mezarlar var.

Bir noktada araç yolu sona erdi. Motoru park ettim, yürüyerek iç kaleye doğru çıktım. Bu korumalı motor kıyafetleriyle dik yolda yürümek biraz zor. İç kalesinin kapısına ulaştığımda oraya da araç yolu olduğunu görmek, bu yorucu yürüyüşten sonra pek iyi hissettirmedi.

Alanya Kalesi

İç kale, büyük ihtimalle saldırılarda ikinci bir savunma alanı olarak düşünülmüş. Kuşatmalarda uzun süre direnebilmek için olsa gerek, içerisinde bol miktarda sarnıç var. Kalenin içerisinde de 1200’e yakın sarnıç varmış bu arada.

Alanya Kalesi

Antalya’ya doğru bakan batı yönünde, panoramik uçsuz bucaksız bir manzara var. Geldiğim tüm yolu görebiliyorum neredeyse. Bir kaç fotoğraf daha sonra hızlı adımlarla motora. İnişte çıkış gibi zor. Motorla inerken limana doğru yöneldim, yukarıdan gördüğüm Kızılcaburç’un yanından geçtim (Gopro ile çekim yaptığımı sanarak). Hiç durmadan dönüp şehir merkezine yöneldim. Şimdi hedefim Yöresel yemekler yemek.

Yöresel Alanya Mutfağı Esma Aba

Yerin adı “Yöresel Alanya Mutfağı Esma Aba”, derdini iyi anlatan bir yer. Kapalı mekanı olsa da, havanın güzelliğini fırsat bilip portakal ağaçları altında masalar olan bahçe kısmına geçiyorum. Bahçe kısmında otuza yakın masa var. Öğlen saati olmasından da kaynaklı sanırım epey müşterisi var. Servis hızlı ve garsonlar yemekler hakkında bilgili.

Farklı yemekler bulduğum bu ilk mekanda benimde yiyebilme potansiyelim ortaya çıkıyor. Az “gülüklü çorba” ile başlıyorum. Buraların düğün çorbasıymış. Bana tavuk etli gelen bu çorba normalde işkembe ile yapılırmış. O versiyonu da burada mevcutmuş ama ben garsonun azizliğine uğradım. Aslında yemekler hakkında gayet bilgili ve iyi niyetli bir çalışan. Genel tercih bu şekilde olduğundan bu detayı atlamış. Üzüldü, bir daha ki sefere dedik. Domates, salça, tavuk göğüs eti, tavuk suyu, kıymadan küçük top top köfteler, pirinç, haşlanmış nohut ve nane ile hazırlanan bir çorba. Haliyle biraz karışık ama tadı gayet güzel ve lezzetli.

Çorbayla birlikte masaya ikram olarak salata ve turşu geldi. Turşu bol sirkeli, lahana ve cin biberle yapılmış tam bir ev turşusu. O da gayet lezzetli. Yine çorbanın yanında gelen pide kendi fırınlarından çıkma, sıcacık.

Ana yemeğim “laba dolması” ama ben merakımdan araya bir de, garsonun fazla gelir bakışları arasında ne olduğunu bilmediğim yarım porsiyon “etli göleviz” söyledim. Göleviz yine sadece bu bölgede yaşayan bol su seven, tadı patatesle kereviz arasında bir bitkiymiş. Yine patates  gibi toprak altında yetişen yumruları yeniyor. Dokusu da patatese çok benziyor. Belki Afrika’dan bize geldiğinden olacak “Mısır Patatesi” diye de biliniyormuş. Hem patates, hem de kereviz seven biri olarak domates, salça ve kemikli etle yaptıkları bu sulu yemeği de çok beğendim.

Sırada bu öğünün assolisti “laba dolması”, yani kaburga dolması var. Kaburga dolması aslen bir Arap yemeği. Buralara kadar gelmeyi başarmasına şaşmadım. “Laba”da bu bölgede kaburgaya verilen admış. Kıymetli ve lezzetli bir et. Zaten menüdeki en pahalı yemekte bu. Kaburganın içerisine baharatlar, pirinç ve kıymayla hazırlanan iç doldurulup fırında  uzun süre ağır ateşte pişirilerek hazırlanıyor. Sonunda bu iç pilavın üzerine kaburga eti ve badem koyarak servis ediyorlar. Tam bir şölen. Pilav ayrı güzel, et ayrı. Porsiyonda fazlasıyla büyük. Lezzetine dayanamayıp hepsini bitiriyorum. Bakalım kaç kilo alıp döneceğim.

İki kişinin rahat doyabileceği bu menüye 51 TL. ödeyerek biraz hafifliyorum.

Yemek biraz ağır geldi. Çayımı içiyorum bir yandan ama canım aslında kahve istiyor. Bıraksan şurada kestireceğim ama yolum uzun bugün. Kahveyi bir yerlerde durup yapmak da zaman kaybettirecek. “Starbucks Alanya’ya ne dersin” dedim, “olur “dedim! Termosa doldurur, durunca içerim. Böylece kahveyi yol üzerinden aldım. Barista arkadaş sanırım iki üç dakika termosun altında ki yazıdan hacminin kaç oz olduğuna bakıp, hangi bardak boyuna denk geldiğini hesaplamaya çalıştı. Uzlaştık, acelem var derken bekletti.

İotape Antik Kenti

Şehirden çıktıktan sonra yol yine güzel. Bir süre sonra hafif virajlar ve ufak tırmanışlar var. Keşefli Köyü’nü geçince İotape tabelasını gördüm. İotape’de mola verip kahvemi de içmek üzere ana yoldan ayrıldım. Deniz kenarından, gidiş – geliş, iki şerit, boş bir yoldan ilerledim. Manzaram şahane. Eğer deniz manzarası seyretmeye devam etmek istiyorsanız ve aceleniz de yoksa bu yolu kullanmanızı öneririm.

İotape Antik Kenti

İotape’nin olduğu yerde bir tabelası yok. Neyse ki sağ tarafımda kalıntılarını görünce durdum. Yol kenarında bu koyu gören geniş bir cep var. Buraya rahatlıkla park edebilirsiniz. Antik kent, denizin kenarında ufak bir koyun iki tarafındaki kalıntılardan ibaret. Sanırım ufak bir yerleşimmiş ama konumu çok güzel. Herhangi bir restorasyon yapılmamış gibi duruyor. Deniz çok güzel kokuyor. Bir iki fotoğraf çekip kahvemi içtim. İlerleyince sol tarafta birkaç kalıntı daha gördüm.

Devam edince yolum tekrar ana yolla birleşti. Zaten az ileride de Gazipaşa’da Selinus Antik Kenti var. Köprüyü geçer geçmez tabelasını gördüm. Nehrin kenarından toprak ve bozuk bir yoldan bir iki kilometre ilerleyince üzerinde Selinus’un yer aldığı tepenin eteğinde yol bitti. Bir kaç saat önce Alanya Kalesi’nde kan ter içinde kalan ben, kendimi oraya çıkamayacağıma ikna ettim. “Böyle yaparsan pek çok yeri göremeyeceksin” dedim. Kimseye söylemeyeceğime söz verip Selinus’u pas geçtim.

İyi ki de öyle yapmışım. Bugünün ana konusu buradan sonra başlıyor. Ben böyle yol görmedim arkadaş. Az önce bahsettiğim Alanya Kalesi yolu, kahveden arkadaşlarını toplamış gelmiş şehirler arası yol olmuş. Bu yolu kim yapmış yahu. Koca koca kamyonlar yüklerinden mütevellit, kendi şeritleri yetmiyor olacak ki bana iki karış yol bırakarak dönüyorlar virajları. Sanki onlar olmasa yol tek başına yeteri kadar zorlu değilmiş gibi. Bitmiyor, git git bitmiyor. Kaş yolunun virajlarını seven arkadaşlar buyrun burayı deneyin. Ben de D915 nolu Bayburt yolunu denemek istiyorum kıyaslamak için.

Yol yokuş aşağı Anamur’a doğru inerken çılgınca rüzgarlı. Uzun rampa inişim bitince rotaya eklemediğim halde, önceden aklıma yer etmiş olacak Anamurium tabelasını görünce refleksle saptım. İyi ki de sapmışım. Bu arada Anamurium “rüzgarlı yer” demekmiş zaten.

Anamurium Antik Kenti

İçeriye doğru biraz ilerleyince demirden, yolumu kesen bir bariyer ve ufak bir kulübeden ibaret giriş kapısında iki görevli ile karşılaşıyorum. Aslında on beş dakika var kapanmasına ama ne yazık ki an itibari ile girişe kapattıklarını söylüyorlar. O virajlar yüzünden oldu, geç kaldık iyi mi! Uzaktan geldiğimi söyleyip, biraz ısrar edince sağolsunlar en azından yaya olarak geçmeme izin verdiler. Neredeyse iki kilometre yürümem gerek. Saatten dolayı başka bir yer görme şansım kalmadığından gün batmadan bari burayı göreyim diye ilerledim. Sanırım benim gördüğüm en ayakta kalmış antik şehirlerden biri. Giriş yolunun yanındaki yamaçtan tepeye doğru birbirinden bağımsız ama sıkışık bir sürü yapı var. Bu yapılar öyle güzel görünüyor ki! Sahile kadar da iniyor kent. Zaten bir liman kentiymiş Anamurium. İlerideki burna kadar uzanan surlarıyla çok büyük bir kent. Biraz daha ilerlediğimde kapalı, demir parmaklıklı bir kapı daha gördüm. Belki onu da geçebilirdim ama, istesem de hava kararmadan gezemeyeceğim kadar büyük bir alan burası. Tabelalarını gördüğüm tiyatro, odeon, hamam gibi sosyal alanlarını gezme fırsatım olmadı.

Yürüdüğüm uzun yolu geri döndüğümde görevliler çoktan gitmişti. Çok yaşlı bir adam birkaç dal parçasını iple bağlamış, sürükleyerek az ileride antik kentin içerisinde kalmış evine götürüyordu. Selamlaştım izniyle bir fotoğrafını çektim “hatıra kalsın” dedi. Elindeki yükü evine götürmek istesem de bazen bu tarz iyiliklerin yaşamın ayarı ile oynamak olduğunu düşünüyorum (merak edene ne demek istediğimi açıklarım). İçim biraz buruk veda edip yola koyuldum.

Mamure Kalesi yolun kenarında yer alıyor ama saat geç oldu, kapanmıştır. Yanından geçerken gördüm ki restorasyon da var. Belki zaten giremeyecektim. Denizin hemen kenarında yükselen burçları ve surları ile görülmesi gereken bir yer olduğunu düşünüyorum. Belki dönüşte uğrama şansım olur.

Kafam çok karışık hava kararacak yakında, ya plana uyup az ilerdeki Pullu Mesire Yeri’nde kalacağım yada Kalenderis ve Aynalıgöl Mağarası’nı pas geçerek Silifke’ye devam edeceğim. Kalenderis’i, özellikle pek örneği olmayan “manzara mozaiği” yüzünden görmek  istiyorum. Bu iki yeri ertesi güne bırakırsam, tüm tur planımı bozacağını düşünerek üzülerek de olsa pas geçmeye karar verdim. Bundan sonraki günlerde de planladığım kilometreye sadık kalıp mümkün olan yerleri görmeye çalışacağım. Böylece hem daha az yorulacağım, hem de gezdiğim yerleri koşturmadan içime sinerek gezeceğim. Aksi halde orayı da göreyim, burayı da diye bir aydan önce dönmem ben. Şimdi hedefim Silifke.

Yol özellikle Bozyazı’dan sonra tekrar coşuyor. Az önce anlattığım kıvama tekrar geliyor. Gün batımı manzarası güzel ama durup fotoğraf çekecek kadar bir boşluk bile zor buluyorum. Sağ tarafım yüzlerce metre yüksekliğinde uçurum. Arada deniz kenarına inip, kısa düzlüklerden geçen yol tekrar dağlara tırmanmaya başlıyor. Bu aralarda kalan küçük yerleşim yerlerinin bakirliği, otel işgaline uğramaması bu yol sebebiyle olsa gerek.

Bozyazı

Hava kararmaya başladı. Sol tarafta büyük tünel ve yol inşaatı devam ediyor. Yeni bir yol yapılıyor. Bazı kısımlarda bu yeni yol ile kesişen yolum da inşaat alanına dönüyor. Azimle devam edip yolun artık bitmiş olan kısmına kavuşuyorum. İyice hızlanıp Silifke’ye kadar son 90 kilometreyi karanlıkta bu düzgün yoldan gidiyorum. Kararım Silifke’de kalmak yönünde.

Bozyazı

Mersin Şef Tantuni

Silifke’de akşam yemek için yine planım var “Mersin Şef Tantuni”. Yoğurtlu biftek tantuni ve neden istediğimi bilmeden yanına kola söyleyip  ile akşam yemeğimi yiyorum. Tantuninin tadı güzel ama bol lavaş yiyorum. Galiba yoğurtsuz, sade yesem daha çok tadını alacaktım. Baktım adisyonda altı tip tantuni var. Et tantuni, tavuk tantuni, biftek tantuni ve bunların yoğurtlu versiyonları. Et tantuni, bifteğe göre daha yağlı oluyormuş. Benim yediğim biftek tantuni. Et lezzetsiz değil ama kötü bir beyti yermişim gibi oldu bu soğanlı tantuniyi yoğurtla yediğimde.

Buranın karşısında Silifke’deki diğer alternatifim olan rüzgar tantuni var ama orası kalabalık değil. Burası vızır vızır çalışıyor. Bir yandan gelen gidene yetişiyorlar bir yandan da paket servisler gidiyor. Sanırım doğru seçim yapmışım. Yemeğe 11 TL. ödedim. Bir de çay ikram ettiler. Bu esnada Booking ve  Tripadvisor sitelerinden Silifke’de otel aradım.

Çok alternatifim yok aslında. Bana biraz uzak olan Silifke’nin sahil kısmında ucuz bir iki yer güç bela buldum. Kapının önündeki motoruma tırmanmaya çalışırken bir adam yaklaştı. Bir motor sever. Hoş sohbetli, biraz konuştuk benim için artık yorgunluktan rutin olanı onun heyecanı bozdu. Otel aradığımı söyleyince “Hemen şurada Göksu Otel var, ya da nehrin karşısında öğretmen evi” dedi.

Konfor aramıyorum nasıl olsa. Tavsiyesine uydum yakında olan Göksu Otel’e yerleştim. Pazarlıkla 60 TL., kahvaltı dahil. Oda ve otel çok eski. Nasıl tarif edeceğimi bilmiyorum ama bu kadar “hiçbir şey” olmayan bir otel daha bilmiyorum. Yüksek tavandan sarkan kısa bir kablonun ucunda asılı, beyaz ışık veren spiral şeklinde çıplak tasarruflu ampul. Duvara takılı yonca şekilli üçlü prize bağlı, kabloları sarkan uydu alıcı ve otuz yedi ekran TV. Başka türlü sığmayacağı için mecburen L şeklinde konulmuş iki tek kişilik yatak ve yataklardan çok yer kaplayan nedensiz konulmuş suni deri kanepe. Bu da bir tarz tabi. Benim bir çadırda olmam gerekiyordu, şikayet etmiyorum. Motora dönüp kalan çantamı alırken, bana burayı tarif eden adam bir scootera atlamış geldi. Yer bulabildim mi? diye merak etmiş.

İyi insanlar, güzel yollar. Daha ikinci günümdeyim. Sanırım motorla dolaşmak bu yüzden hoşuma gidiyor. Olan bitenin biraz dışına çıkıp başka bir yerden bakmak. Fazla şairane olacak ama kaskın içerisinden epey farklı görünüyor bu ülke. Umarım her şey hepimiz için daha iyi olur.

Odaya döndüm şu an canım çok sıkkın! Günüm yorucu ama gayet güzel geçti aslında. Rotamdan sapmadım ama planladığımdan daha uzun sürdü. Geç de olsa Silifke’ye vardım. Gel gör ki, iki gündür çektiğim videoları şimdi bilgisayara aktarmaya başladığımda fark ettim, kask kameramın açısını hatalı ayarlamışım! Elimde olan görüntü, motor kullanan iki el!

Gopro’yu daha önce başka bir aparata bağlamak için sökmüştüm ve tekrar taktığımda ters bağlamışım. Kendimden o kadar eminim ki kontrol bile etmedim! Neyse daha yolum var. Elimde de en azından çektiğim fotoğraflar….

Aklına takılan ne varsa yazabilirsin. En kısa zamanda cevap vermeye çalışacağım.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.