Sabah erken yediyi on geçe kalktım. Bu ay için bile hava fazla soğuk. Öyle ki bir gece önceden yükleyip hazırladığım motorun üzerindeki branda buz tutmuş. Motoru biraz ısınsın diye çalıştırıp fazla da gürültü yapmadan son kontrolleri yapıp yola çıktım. İlk hedefim Aspendos.

Göstergede motorun kilometresi 5774. Bakıma daha 250 kilometre var ama planladığım tur epey uzun. Servise gitmem lazım. Biraz erken yağ değiştirmenin de kimseye zararı olmaz. Bu yüzden bugün için planladığım, yolumu biraz uzatan ama epeydir merak ettiğim Göynük Kanyonu’ndan geçiş, Altınyaka yolundan Antalya’ya gidiş planım iptal oldu. Kaç seferdir aklımda olan kanyon yolundan geçmek yine kısmet olmadı. Zaman kazanmak adına kısa olan sahil yolundan doğruca servise sürüyorum.

Servise vardığımda saat dokuzu on geçiyor. Önceden de aramış olduğumdan, hemen çıktı bizim ki servis sehpasına. Seviyorum Antalya Dadaş Yamaha’yı çok iyi bir bayii ve servis. Bakım için motorun biraz soğuması, yağında kartere inmesi lazım. Ben de bu esnada kahvaltı yapayım dedim. Evden çıkmadan yememiştim. Bu motoru da almama vesile olan Murat’a sordum “Nereye gidebilirim?” diye. “Burası Kerbela gibi” dedi. Yakında neredeyse hiçbir yer yok. Bulabildiğim tek seçenek çay ve börek (9 TL). O da fena değil hani. Yemek yemek için tura çıkınca insanın burnu biraz havada oluyor sanırım.

Yarım saat sonra döndüğümde motor neredeyse hazır. N11 üzerinden Motokolik’ten aldığım iridyum buji hatalı gelmiş. Doğal olarak takmamışlar. Oysa gönderen kişi beni telefonla da arayıp önermişti bu bujiyi. Kendisi de Tenere kullanıcısıymış, bu yüzden kontrol etmemiştim. Yakıt tasarrufu da sağladığı söyleniyordu, performansını çok merak ediyordum doğrusu, neyse…

Yağ, yağ filtresi, eksilen antifriz sıvısı, ufak tefek ayarlamalar. Eğrilen koruma demirinin bağlantısını bile düzelttiler sağolsunlar. Az yer kaplıyor diye pahalı da olsa küçük bir kutuda ipone zincir yağı aldım (250 ml / 20 TL). Malzemelerimle beraber motorun ağırlığı arttığından lastik havalarını da ön 32 / arka 36 olarak ayarladılar.

Serviste usta motorla uğraşırken rahat durmuyorum, boyuna bir şeyler soruyorum. Sıkılmadan cevaplıyorlar. ABS’li Tenere’nin aküsünün depo altında olması derdinden bahsettim. Facebook gruplarında, özellikle kışın soğuk bölgelerde insanların motorlarını çalıştırmakta sorun yaşadığını, akü sökmenin de zahmetli olduğunu anlattıklarından bahsettim. Usta biraz gülerek, bana aküyü özellikle sökmek gibi bir isteğim yoksa, motor üzerinde şarj etmenin mümkün olduğunu söyledi.
Gösterdiği şekilde anlatıyorum;

Radyatörün biraz yukarısında plastik bir sigorta kutusu var. Kapağı açınca üst tarafında bir siyah bir kırmızı kablo bağlantısı göreceksiniz. Bunlardan kırmızı olan doğruca akünün artı (+) kutbuna, siyah olan da marş motorunun artı (+) kutbuna gidiyormuş. Şarj etmek veya marş basmak için gereken eksi (-) kutbu da (yani şase) motorun boyasız elektrik iletimi iyi olan bir yerinden sağlayabilirsiniz. Bu işlemleri yaparken kullandığınız diğer akünün volt değerlerinin uygunluğundan emin olun. Aksi taktirde motorunuza zarar verebilirsiniz.

Özellikle “marş motoruna giden uç, akü bittiğinde yolda takviye ile motoru çalıştırmak için ne pratikmiş” diye saf saf konuşurken başıma gelecekleri önceden bilir gibiymişim.

Tam servisten çıkacakken, tahminimce yaşı altmışın üzerinde bir adam X-max ile geldi. Ben hazırlanır motoru tekrar yüklerken biraz sohbet ettik. Planladığım yolculuğu anlatınca “Ne kadar güzel” dedi. “Gençken, imkan varken yapın” diye devam etti. Bu yüzden mi yapıyorum? Ben de bilmiyorum.

O’da BMW’nin bir touring modelini almayı düşünüyormuş. Gençliğinde BMW zehrini almış, sesini çok severmiş motorunun. Belli ki daha anlatacağı epey şey vardı ama ne yazık ki benim biraz acelem vardı. Vedalaştık artık yoldayım.

Aspendos

Antalya’dan çıkınca Aspendos sapağına kadar yol dümdüz geniş ve çok sıkıcı. Aksu ve Serik’i geçip, Belkıs-Aspendos tabelasından sapıyorum. Sapaktan sonra iki kilometre ilerleyince Aspendos’a varıyorum. Bu nokta benim bugüne kadar Akdeniz’in doğu kıyısındaki sınırım. Burası dahil, ötesine hiç geçmemiştim.

Giriş ücretli ama benim müze kartım var. Aspendos gerçekten çok görkemli. Gördüğüm en büyük antik tiyatro. Belkıs’da burada ki köyün adı. Apendos M.Ö. 10. yüzyılda Akalar  (eski Yunan halklarının ortak ismi) tarafından kurulmuş bir kent. Tiyatro M.S. 2. yüzyılda Romalılar tarafından yapılmış. Bu yaklaşık yirmi bin kişilik görkemli tiyatroyu en az yarım saat boyunca gezdim tozdum. Aspendos iyi restore edilmiş, muazzam bir akustiğe sahip  yapının bu mevsimde bile bol bol ziyaretçisi var.

Yolda gördüğüm ufak tefek kalıntılar dışında etrafında bir antik kent göremedim. Açıkçası araştıracak vaktimde yoktu. Şimdi istikametim Side.

Side

Side’ye vardığımda saa.t 12:30 olmuştu. Yol üzerinde sadece yakıt almak için durdum (16 Lt – 85 TL). Antik kenti gezmek üzere limana yöneldim. İlginç bir antik kent gezisi oldu. İlçe merkezinden liman bölgesinde bulunan antik kente giden asfalt ana yol, yine bu antik kentin içerisinden geçiyor.

Side
Side

Bir anda iki yanımda antik kentin kalıntıları beliriyor. Hatta yol bir noktada daralarak antik bir kemerin altıdan da geçiyor. Tek şerit olan bu geçişte öküzün biri göz göre göre arabasını üzerime sürüyor. Antik kente ilginç bir giriş oldu. Patara’da da benzer bir yoldan, bir kemerin altından geçerek giriyorsunuz antik kente ama o bu kadar fantastik değil bence. Biraz daha ilerleyince ulaştığım günümüz çarşının içerisinde motorumu otoparka bırakıp dolaşmaya çıktım. Garip olan kısımda bu esnada fark ettim. Yaya olarak dolaştığım bu kısımda antik bir yapılardan eser yok. Yeni yapılan binalar var. Asıl kalıntıları girişte geride bırakmışım.

Side

Yeni yapılan bu binalar antik kentle “fazla” iç içe geçmiş. Yüksek olmasalar da, antik kente o kadar yakınlar ki zarar vermemiş olamaz. Bu alan nasılsa müze alanından çıkarılmış. Şu anda bile çarşıda altyapı ve çevre düzenleme çalışması var. Tam bir inşaat alanı. İş makineleri ve kamyonlarla dolu. Merkezde yürümek mümkün değil.

Burayı geçmişten bu yana var eden bu binalar değilmişcesine; şimdinin sahte saatler ve gözlükler satan hediyelikçileri, iyi tasarımların kötü taklitlerini satan butikleri ve baharatçıları, kabaca artık “turistik” diye algıladığımız gerekli gereksiz şeyler satan bu dükkanların arkasında kayboluşunu görmek gerçekten üzücü. Neden kıymetini bilmiyoruz acaba?

Side

Limanı şöyle bir görüp tekrar antik yapıların bulunduğu alana yöneldim. Tiyatro ve meclis binasını gezme şansım oldu. Aspendos’tan sonra tiyatro gözüme epey harap ve küçük görünse de Apollo Tapınağı ve diğer kalıntıları  ile görülmesi gereken büyük bir antik kent.

Side

Sideliler’in değişik bir mizah anlayışları var sanırım. Eskiyen koltuklarını antik kentin değişik yerlerine yerleştirmişlerdi. Yaşayan müze tadında oldu gezim…

Meşhur 49

Karnım çok aç değil ama akşam yemeğini kampta yiyeceğim için şimdi sağlam bir yemek yiyeyim dedim. Belki de akşamı pas bile geçerim. Yola çıkmadan dersime çalıştığım için burada gideceğim yer “Meşhur 49”. Bir yer açarken ismine meşhur sıfatı eklemek epey iddaalı olmuş. Çorbalar,  kebaplar ve pideler mevcut. Lüks bir yer değil salaş bile sayılabilir. Orta sınıfın geldiği işlek bir yer. Gelen giden çok. Paket servisi de vızır vızır işliyor.

Az taneli az işkembe çorbası istedim, arkasından da bir porsiyon kuşbaşı kaşarlı pide. Çorbayı taneli getirmişler ama olsun lezzetli. Biraz yağlı. Mükemmel diyemem ama lezzetli. Pidenin porsiyonu çok büyük iyi ki garsonun uyarısını dinleyip bir buçuk porsiyon istememişim. Malzemesi lezzetli, ince hamurlu, kararında pişmiş bir pide. Yanında masaya ikram olarak salata, ezme, turşu ve haydari geldi. Pidenin yanına bir de açık ayran istedim.

Belki Side’de bu klasmanda seçenek çok olmadığından öne çıkmış olabilir ama ben “meşhur” olacak kadar iyi bir performansı olduğunu düşünmüyorum. Hesap 27 TL. geldi.

Oymapınar Baraj Gölü

Planıma göre şimdi Manavgat Şelalesi’ne uğramalıyım. Biraz yavaş ilerliyorum. Önümde iki antik kent ve Oymapınar Baraj Gölü’nü turlama planı olduğundan şelaleyi pas geçmeye karar verdim. İleride görme imkanım nasıl olsa olur diye düşünüyorum. Daha popüler olan yerler benim ziyaret sıralamamda son sıralarda yer alıyor nedense.

Yolda motorun USB çıkışına bağlı olmasına rağmen GPS olarak kullandığım telefonumun şarjı bitti. Eski yazılarımı okuyanlar bilir, çok pis kaybolurum. Böyle bir fırsat bulunca hemen kayboldum. Kayboluşumun biraz tadını çıkarttıktan sonra baktım gittiğim yol toprağa dönüp iyice bozulmaya başladı. Geldiğim istikamete yöneldiğimde tekrar GPS yardımı almaya karar verdim. GPS yarım saattir dönüp durduğum yerden, iki yüz metrelik saçma bir ara yolla beni öyle bir yola çıkarttı ki, sanki asfalt çalışması dün bitmiş, çizgileri de bugün çekmişler ilk defa ben geçiyorum. Yolda lastik izi bile yok. Az önce dolandığım yoldan sonra büyük sürpriz.

Bu yol ile baraj yoluna ulaştım. Barajın etrafını haritaya göre saat yönün tersinde dönerek gezmeyi planlıyordum. Ta ki bunun için dönmem gereken sapağı kaçırana kadar.

Sapağı geçtiğimi farketsemde gördüğüm yerler değişmeyeceğinden tersine dolaşırım diye devam ettim. Oymapınar Köyü’nü geçtim. Yol stabilize ve düzgün. Çok virajlı değil. Bu yoldan devam edince bir fabrika girişini andıran bekçi kulübeli bir kapı karşıma çıktı. Özel bir alana giriyormuş hissine kapılınca duraksadım kenara çektim. Kulübedeki görevli yanıma geldi. Rotamı söyleyince geçebileceğimi ama bunun için 1 TL vermem gerektiğini söyledi. Gerçekten 1 TL istiyor! Anlayamadım doğrusu. “Bana 10 lira versen bu motor eldivenlerini çıkartmam” diye espri yaptım ama hiç gülmedi. Tekrarladı 1 TL diye. Bedavaya çıkartık eldivenleri, verdik parayı aldık makbuzu. Ne için verdiğimi anlamadan, T.C. vatandaşı olmanın verdiği rahatlıkla fazla sorgulamadan kapıdan geçtim yoluma devam ettim.

Bekçinin tavsiyesiyle önce baraj gölüne doğru, dik ve keskin virajlı bir yoldan tırmandım. Solumda devasa baraj duvarı, aşağıda turkuaz renkli dipsiz gibi görünen nehir akıyor. Barajın üst noktasına doğru çıkıyorum. İnsan gücünün doğanın gücüne karşı olduğu bir yerdeyim. HES’lere doğaya verdikleri zararlardan dolayı pek çoğumuz gibi karşıyım ama bu mühendisliğe, bu heybete de saygı duymamak da elde değil. Barajın en üst seviyesine geldiğimde arka tarafa geçmek için karşıma bir tünel çıktı. Daha önce Datça turumda karşıma çıkan uhrevi ışığın tersi, uhrevi bir karanlık var tünelde. Kısa bir tünel ama etkileyici. Belli epey eski. İçeride bir aydınlatma yok, kısa olduğundan gerekte yok. Duvarlardaki izlere bakılırsa pek makinelerle yapılmamış gibi. Sanki elle kazılmış. Tünel çıkışında barajın biriktirdiği sulardan oluşan kocaman bir göl manzarası var.

Oymapınar Baraj Gölü

Vadinin içerisinde büyümüş bu turkuaz göl, arkasında kanyon daha arkada tepeleri hala karlı dağların oluşturduğu bir manzara. Gerçekten büyüleyici bir yer, üstelik 1 TL’ye.

Kontağı kapatıp bir süre manzaranın tadını çıkarttım. Bir iki fotoğraf çektim. Geldiğim yerden geri dönüp nehrin etrafını dolaşacağım şimdi. Nehir dediğime bakmayın bir noktada o kadar genişliyor ki bir göl oluşuyor. Büyük bir göl bu. O kadar ki yol kenarında “tekne turu” tabelaları görüyorum. Bol virajlı bir yoldan Değirmenli Köyü’nden geçiyorum. Eski taştan evler harap, terk edilmiş. Mis gibi hazır çimento ve tuğladan yapılmış, yeni şah vermiş ekin gibi uzayan ikinci kat filizleri üzerinde evlerin yanından geçiyorum şimdi.

İlerleyince gelirken kaçırdığım sapaktan tekrar aynı yola döndüm. Bir kaç kilometre bu yoldan gidip daha önce gördüğüm “Lybre” tabelasını takip ederek ilerledim. Bu yol beni beş kilometre kadar sonra bir köyün ortasına getirerek kayboldu. Ortada bir kalıntı göremiyorum (Dönerken görkemli bir su kemeri görebildim). Oradakilere sorunca beni yukarıya, Seleukia’ya ya yolluyorlar. Zaten amacımda bu, gecede orada konaklamak istiyorum.

Dar, neredeyse tek şerit, stabilize ama biraz bozuk bir yoldan dört – beş kilometre sonra antik kente ulaştım. Epey dağınık ve bakımsız kalmış bir antik kent. Ormanla kaplı. Epey büyük denebilir. Ayakta sayılabilecek yapılar var ama yönlendirme tabelaları dışında herhangi bir düzenleme yok. Bir yamaca kurulu engebeli bir araziye sahip bu kentte motoru çadırımın yanına park ederek kamp yapabileceğim fazla yer yok. Kamp yapabileceğim noktalarda da park etmiş iki araba var ama ortalıkta kimse yok. Etrafta daha önce yakılan ateşlerin taştan ocakları ve bol miktarda çöp var. Çoğu da yeni gibi. Sanki biraz popüler bir yer.Ben kimsecikler olmaz diye düşünmüşüm.

Yarım saat daha dolanıyorum ortalıkta ama içime sinmiyor nedense. Telefonuma, sevgili Google’a soruyorum “Side kamp alanı” diye gezenbilir.com referanslı bir kamping öneriyor bana. “Side Yeşil Park” 30 km. ilerinde. Saat 17:30 havanın kararmasına en az bir saat var. Burada durmak istemiyorum yola koyuluyorum.

Manavgat Sorgun Kamp Alanı (Manavgat Belediye Mesire Alanı)

Kırk dakika sonra Side’de navigasyonun söylediği Sorgun Mahallesi’ndeyim. Çok dolanmayayım diye bir taksi yazıhanesinin önünde oturan iki kişiye sordum “nerede bu kamp?” diye.  Yaşlı olan eliyle “O kapanalı çok oldu” işareti yaptı. Bu kısmı hayal gücünüze bırakıyorum. Seneler önce kapanmış.

Yol boyunca önlerinden geçtiğim Club, Resort, Beach gibi ünvanları olan yedi yıldızlı otellerin arasında, bazısının bir gecelik ücreti etmeyecek çadırımla başbaşayım. Neyse ki genç olan hemen başka bir yer öneriyor. Belediyenin bir mesire yeri varmış. Tarifi alıp sürüyorum. Dediği yere geldiğimi düşündüğümde ağaçlık, telle çevrilmiş bir alanın içerisinde, mangalını almış gelmiş insanların masalarının etrafında çaresizce turumu atıp, olmaz bu iş diye çıkacakken kapıda bir görevli ile karşılaştım. Meğer taksici arkadaş burayı değil biraz ileride yeri tarif etmiş. Devam edip kolayca buldum.

Manavgat Sorgun Mesire alanı veya Manavgat Belediye Mesire Alanı olarak geçiyor ismi. Deniz kıyısında, kullanabileceğiniz bir sahili olan orman kamplarına benzer bir kamp alanı. Kaydımı yaptırıyorum gecelik 15 TL. Tatil köyü bilekliği bile verdiler, takmam dedim. Kaybetmeyin o zaman diye uyardılar. Hayalime göre biraz fazla medeni bir yerdeyim. Belirlenmiş karavan ve çadır alanları, bu alanlarda elektrik bağlantıları tuvalet, duş, çamaşırhane, bulaşıkhane gibi pek çok imkan var. Sosyal bir tesisi de bulunuyor. Kahvaltı ve akşam yemeği bulmanız da mümkün. Yazın açık olan sahilde bir barları bile varmış. Neden yok demeyin.

Yazın nasıl olur bileme ama şu an bir karavan bir de ben varım. Tertemiz bir kamp alanı. Beğendiğim bir yere kurdum çadırımı. Öğle yemeğim o kadar çok geldi ki hiç acıkmadım. Kahvemi de yaptım. Şu an keyfim çok yerinde….

Çadıra yerleşirken çoğunu test etmek için yanıma aldığım malzemenin fazlalığını farkettim. Yarın sabah bu malzemenin çoğunu kendime kargolamaya karar verdim. Yazıyı yazarken de saat 22:30 olmuş. Hava şimdi soğumaya başladı. Tulumun içine gireceğim. Hatta şu balaklavayı da yakınımda tutayım, gece soğuk olacak gibi.

Birinci katman planladığım, ikinci katman gerçekleşen rotam.

Aklına takılan ne varsa yazabilirsin. En kısa zamanda cevap vermeye çalışacağım.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.