Gün doğar doğmaz uyandım. Çadıra ışık girdi mi uyanırım, ama bu sefer bana bekçilik yapan köpeklerin sesine uyandım. Çok fazla sahipsiz köpek var. İlginç bir bekçilik sistemi geliştirmişler. Ben çadırı toplarken, birkaçı güneşin altında uzanıp ısınırken, diğerleri ortadan kayboldu. Yolunuz düşerse, yanınızda mümkünse onlar için de yiyecek bir şeyler götürün (ya da Migros’a uğrarsanız aklınızın bir köşesinde olsun). Sabah vazifemi yapmak için tuvalete gidiyorum. Temiz değil, 35 tl.’yi ne için verdim ben diye düşünmedim değil. Toparlanıp yola çıkıyorum, şimdi hedefim Palamutbükü.

Akyaka Orman Kampı

Akyaka Orman Kampı

Epey hızlı toplandım, on beş dakika sürdü, sürmedi. Çadırı bu sefer arka çantaya koymadım, matın yanına artçı çantamın üzerine bağladım. Sırtımı iyice yaslayabiliyorum artık, çok konforlu oldu. Arka çantayı boş bırakarak duraklarda mont, kask, kamera atıp kilitlemek daha kullanışlı geldi. Givi’nin S221 şifreli çanta kilidini ilk kez kullanmama rağmen hemen ruhunu teslim etti. Şimdiye kadar hiçbir ürün için bunu söylemedim ama, sakın almayın! Ufak bir inceleme yazıp, satıcı firma ile konuşmayı düşünüyorum.

Akyaka çok güzel bir kasaba, sezon dışı olduğu için sakin. Görülecek yerleri araştırdığımda “Kadınlar Azmağı” ilk sırada çıkıyor. Benim bu gelişimde ne yazık ki görecek zamanım yok. Tekrar gelinecek yerler listeme ekleyip, dünün de acısıyla zaman kaybetmeden bugünü iyi değerlendireyim diyorum. Dün yemek yediğim yere, kahvaltıya da gelirim diye söz vermiştim ama karnım aç değil. Marmaris’e sürmeye karar verdim.

Marmaris

Aklıma nereden takıldıysa, yola çıktığım günden beri nereden geçsem ”Hiç şüphesiz ki … (Marmaris, Datça, Patara) dünyanın en güzel yeridir.” diyip duruyorum. Şimdi de bunu Marmaris için söylüyorum.

Marmaris

Yol soğuktu ve virajlı. Marmaris’e daha önce hiç gitmemiştim. Belki yazın sıcak ve kalabalıktan çekilmezdir (onun da seveni var) ama ben bu halini çok beğendim. Büyük bir yerleşim yeri Marmaris. Deniz kıyısında pek çok tesis var. Burası ile ilgili fikir yürütmem için bir kaç gün kalmam lazım, dediğim gibi büyük bir yer. Burada konaklayıp civarda ki yerler için ufak geziler planlanabilir. (Datça, Sedir Adası, Karya Kaya Mezarları, Dalyan…)

Akyaka – Marmaris arası 32 kilometre. Karnım şimdi acıktı. Birkaç kişiye sordum, sahil kenarında yerler var dediler. Rastgele bir yere bıraktım motoru. Orada bir esnafa sordum, “Şuraya git” dedi, eliyle de gösterdi. “Sen orada mı yapıyorsun kahvaltını?” dedim. “Ben kahvaltı yapmam, ama iyi diyorlar” dedi sevecen, insan canlısı, iyiliksever esnaf.

Pukka

Gösterdiği yer Pukka, esnaf haklı çıktı. Geniş bir kahvaltı menüleri var. Ucuz da. Akyaka’da ki ev yemekçim indirimle 15 TL.’ye verirken kahvaltıyı, burada da 17 TL. Çok da pahalı değil. Deniz kenarı olması, manzarası hizmeti ve konforu cabası. Menülerinin fotoğrafını çektim, tavsiyem inceleyin. Ben sıcak kahvaltıyı seçtim. Kahvemi içerken de notlar aldım, buradan nereye plan yaptım. İstikametim Turunç.

Turunç’a giderken İçmeler’den de geçiyorum. Ben dışından geçtim ama turdan önce birkaç fotoğrafını görmüştüm, güzel bir sahili var. Gözümle görmediğim için pek bir yorumda bulunmayacağım.

Turunç

Turunç’da Bayram var, arkadaşım. Daha iki gün önce Olympos’da görüştük ama olsun kısacık da olsa uğrayacağım. Benim bu gezide, en beğendiğim yerler listemde ilk üçe girer Turunç.

Turunç

Bana göre yaşanacak yer Turunç. Bayram’la çay içiyoruz. Kaldırımda plastik taburelere oturup. Hayallerini kurduğum esnaf sohbeti. O sanki burada yaşamaktan pek memnun değil. Nasıl oluyor bu bilmiyorum. Hep böyle, kimse yaşadığı yerden memnun değil. Sanırım yaşadığı yerden mutlu birine rastlarsam oraya taşınacağım. Muhabbete dalıp, koyun panoramasını çekmeyi de unutmuşum. Yeni farkediyorum.

Bir nehir akıyor Turunç Koyu’na, deniz de, sahil de muhteşem görünüyor. Dağın yamacına kadar yapılaşma var. Oteller var ama çok rahatsız edici değil.

Seyahatim boyunca, gölgemi çekmem dışında neredeyse fotoğrafım yoktu. Bayram sağolsun ben Turunç’dan ayrılırken bir kaç tane çekmiş, yollamış.

Buradan Söğüt (Köy)’e uğrayacağım, oradan da Selimiye’ye, sonrada Palamutbükü. Bayram “Amos Kalesi’ne de uğra” diyor, “Yolunun kenarında”. İyi ki söylüyor.

Amos Kalesi

Amos uzaktan az çok kendini belli etsede, yanından geçerken neresinden gireceğinizi pek farkedemeyeceğiniz bir antik alan. Alıştık tabi müze gişelerini görmeye, girerken para vermeye. Girişi sadece bir tabeladan ibaret.

Amos Kalesi

Kentte sanki hiç kazı, restorasyon yapılmamış gibi. Az çok seçilebilir bir patika, biraz sonra kenarı taşlarla belirlenmiş bir yürüyüş yoluna dönüşüyor. İlk sur duvarları ile birlikte, yapılan tek çalışma gibi görünen yukarı tırmanan merdivenler başlıyor. Başlıyor da bitmiyor. Epey bir çıktıktan sonra çok güzel bir manzara ile karşılaşıyorum. Önümde Kumlubük, arkamda Profesörler Sitesi koyu.

Amos Kalesi

Deniz o kadar berrak ki, ışığında açısıyla tekneler sanki havada süzülüyor gibi görünüyor. Buruna doğru devam edip manzarayı daha iyi göreyim diyorum.

Amos Kalesi

Kumlubük Koyu’na bakan taraftan buruna doğru yöneldim. Yer de bira kapakları görmeye başladığım da anladım ki doğru yoldayım. Bizim memlekette yerde bira kapakları görmeye başlarsanız bilin ki; ya çok güzel manzaralı, ya da çok izbe bir yere yaklaşmışsınızdır. İki yabancı yürüyüşçü oturmuş, yemeklerini yiyorlar. Selamlaşıp devam ettim.

Buruna ulaşınca artık 180 değil, 270 derecelik deniz manzaram var. O kadar ki, fotoğraf makinem tek sefer de bu panoramayı yakalayamıyor. Beni yerimden sarsacak kadar rüzgar esiyor. Manzaraya doyamıyorum ama dönmem lazım.

Amos Kalesi

Aynı yoldan dönmeyeyim, farklı yerler göreyim diye diğer koya bakan taraftan ilerliyorum. Bu tarafın manzarası Profesörler Sitesine bakıyor. Nasıl bir yapılaşma, nasıl güzel bir koya. Diyorum ki, “ey profesörler! şu inşaata harcadığınız emeği azıcık laboratuvarlar da harcasaydınız aya yerleşmiştik, hemde halk olarak”. “Neyse; çalışmış, kazanmış, hak etmişlerdir” diyorum, yürüyorum. Daha doğrusu yürüyemiyorum, eyvah yine kayboldum! Yol çıkmıyor, gidemiyorum. Az önce fotoğrafını çektiğim tekne Marmaris’e vardı, ben iki yüz metre ilerde ki motoruma varamadım. Geldiğim yerlerden geri dönüp, motora öyle ulaşabiliyorum.

İnternette Amos ile ilgili biraz araştırınca öğrendim ki; Selçuk Üniversitesi’nin üç yıl sürmesi planlanan kazı çalışmaları için 467.000 TL. bir bütçeye ihtiyacı varmış. Bir (1) kilometre duble yolun 2007 yılında, 3.081.588 TL. maliyeti olduğunu düşünürsek Amos’un işi çok zor. Yapılacak daha çok duble yol var Amos, üzgünüm!

Amos Kalesi Antik Tiyatro

Dönerken tiyatroya da uğradım. Tiyatro küçük. Bu manzaraya bakarken, oyuna konsantre olup izlemek de zor olsa gerek. Yola devam.

Yol yine bitecek, bozulacak gibi olunca; tecrübeli yol sorucu olarak yine yapıyorum görevimi. Durup birine soruyorum. “Nasıl giderim?” ama adam benim bütün konsantremi bozuyor, sanki bloğumu okuyormuş gibi soruyor “Toprak yoldan gitmek ister misin?” neredeyse kahkaha atacaktım. “Üstüm başım, motor yine mi toz içerisinde? Yok sağol, bugün almayayım” diyorum. Teşekkür edip önerdiği diğer yola, asfalta sürüyorum.

Bayır Köyü

Sürdükçe, yol beni denizden uzaklaştırıyor. Dağa doğru gidiyorum. Artık göremiyorum denizi. Yol asfalt ama Amos gibi helenistik devirden kalma sanki, bizimkiler biraz yama yapmış sadece. Çok bozuk. Bir kaç çiftlik evi var, bir iki arı kovanı o kadar. Söğüt’e gideceğim. Bir olayı yok, sadece bir köy. Navigasyon yine saçmalıyor. Bayır Köyü’nde güzel bir mola yeri buldum, Çınaraltı Kahvehanesi (adından da anlaşılacağı gibi, dev bir çınarın altında).  Yorgun ama mağrur motorcu girişi yapmamaya çalışarak, ilişiyorum bir masaya. Bir çay, bir de su istedim. Belli ki onlar alışık motorcuya, turiste, umursamadan muhabbetlerine devam ediyorlar. Zaten şehirdeki kooperatif başkanına kızmışlar kıyamet kopuyor aralarında, isyan var. 500 cc.lik Norton’la dolanan Che olsam, devrime buradan başlardım. Fitil ateşlenmiş bile…

Selimiye Yolu

Navigasyon, buradan sonrasını yine toprak yol gösterince, Söğüt’ü görmek nasip olmadı. X-max bugün cadde motoru kıvamında.

Selimiye

Devam ettim, yol kıvrıla kıvrıla Selimiye’ye indi. “Vizem çıktı, Avrupa’da turdayım” desem, burayı da Yunanistan diye yuttururdum size. Denizin kenarında güzel, küçük bir kasaba. Bol bol tekne var denizde ve karada. Büyük kısmı kışlamak için kıyıya çekilmiş. Merkezinden denize girmek, yapılaşmadan dolayı mümkün değil gibi görünüyor. Karnım aç, scooter ile yanımdan geçen birine yemek için yer sordum, milisaniye içerisinde arkasında ki yeri gösterdi. “Sizin mi?” diye sordum, “Amcamın” dedi. Yerin adı hiçbir yerde yazmıyor. Camda ve duvarda, ev yemekleri yazıyor; belki de adı bu. Yemekleri lezzetli. Az mercimek, tavuk sote ve kendilerinin kestiği peynirli erişteden yedim. Yanında içtiğim ayranla birlikte 20 TL. ödedim. Otururken 76 yaşında olduğunu öğrendiğim, belli ki yerlisi bir kadın ve kocası geldiler. Mekan sahipleri ile muhabbetlerini dinledim. Sezon dışında gidince, gerçek yaşamı görmek de mümkün oluyor. Kadın fotoğrafını çekmeme izin veriyor. Gaza geldim; İstanbul’a dönünce Tarlabaşı’nda, sokaklarda dolanıp sümüğü akan çocukların da resmi çekeceğim.

Selimiye

Selimiye’den sonra Turgutköy, Orhaniye ve Hisarönü üzerinden Datça’ya gideceğim. Birkaç fotoğraf çekmek dışında, Datça’ya kadar durmadım.

Turgutköy

Datça

Yol rüzgarlı, gölgede kaldığım sürece soğuk. “Montun içliğini giysem mi?” diye bile düşündüm. Henüz öğle saatleri, buna rağmen hava on sekizderece. Balıkaşıran Beli’ni geçiyorum. Burası Datça Yarımadası’nın en dar yeriymiş. Rivayet Knidoslular, Pers saldırılarından kurtulmak için buraya bir kanal açıp, yarımadayı adaya çevirmeyi düşünmüşler.

Ekincik’ten beri bir sorunum var. Normal şartlarda yön duygum iyidir. Haritayı da kafama yazarım. Neresi, ne tarafımda tahmin edebilirim. Gel gör ki yollar o kadar virajlı ve kıyı o kadar girintili çıkıntılı ki bu coğrafya da; ne nerede karıştırmaya başlıyorum. Datça yolunda bu hissi daha bir fena yaşamaya başlıyorum. Deniz sağda diyorum, hop soldan çıkıyor. Sol diyorum, sağdan çıkıyor. Bak şimdi de karşımda! Bıyığı kesilmiş kedi gibi oldum, bütün dünyam şaştı!

Devam ederken bir kaç güzel yer daha gördüm Aktur, Çubucak. Bugün durmayacağım. Nasıl olsa aynı yolu döneceğim o zaman uğrarım.

Datça’ya vardım. Palamutbükü sapağı tam Datça girişinde. Zaman kaybetmemek için Datça’ya girmiyorum. Neredeyse yarım depo benzinim var. Yedek benzini de Selimiye’de, yakıtı bitmiş bir köylüye vermiştim. Belki Palamutbükü’nde bulamam. Temkinli olmak için depoyu doldurmaya karar verdim. Ara yollarda çok sık akaryakıt istasyonu bulunmuyor. Gördüğünüz yerde deponuzu doldurmanızı öneririm. Tam sapakta bir akaryakıt istasyonu var. İstasyonda çalışan çocuk, Palamutbükü’ne gitmeme burun kıvırdı, “Datça daha iyi” dedi. Al işte Palamutbükü’ne gitmek için bir sebep daha. Böyle; “yapma, gitme” dendiğinde daha çok merak ediyorum nedense.

Palamutbükü

Yol hala rüzgarlı ve soğuk. Şimdi güneş de gözümü alacak şekilde, karşıdan geliyor. Şuna bak, ne kadar acayip şekilli bir tepe. Yerçekimine karşı duruyor sanki. O da ağaçlar gibi rüzgardan eğilmiş gibi. Tekrar tırmanmaya başladım. Güneş daha çok gözümü alıyor. Tek görebildiğim, gümüş gibi parlayan asfalt. Kıvrılarak gökyüzüne doğru uzanıyor. Sağımı solumu kaybetmişken şimdi de yerle gök karıştı. Gökyüzünden gelen ışığa doğru sürüyorum, uhrevi bir yolculuk başladı!

Palamutbükü yolu

Tırmanış yarım saat sonra bitti. Tam karşımda muhteşem bir manzara var! Güzel değil, muhteşem! Fotoğrafını paylaştım ama anlamak için kendiniz görmelisiniz. Fotoğrafları çekip motora dönerken gülüyorum, bildiğin sesli gülüyorum. Uzun zamandır, kendi kendime vakit geçirirken bu kadar mutlu olmamıştım!

Palamutbükü yolu

Zirveye yakın bir yerden, diğer tarafa iniş başlıyor. Sağ tarafımda, daha yukarıda bir gözlem evi var. Orada manzara nasıldır acaba? Yol aşağıya doğru, kıvrıla kıvrıla devam ettim. Düze indikten sonra zeytin ve badem ağaçlarının arasından Kumyer Mahallesi’ne (küçük bir yerleşim, aslında bir köy) sonra da Palamutbükü’ne ulaştım.

Palamutbükü

Bana biraz Adrasan’ı anımsattı. Uzunca bir sahil, sanırım 1.5 km kadar. Arkasında bir araç yolu ve işletmeler var. Sahil kenarında lokantalar, kafeler ve oturma alanları var. Yapılar alçak, iki en fazla üç katlı. Palamutbükü’nde denizi karşınıza aldığınız zaman, sağ tarafa doğru devam eden kısım çakıl ve sonunda da bir liman yer alıyor. Daha sonra Hayıtbükü’ne giderken farkettim ki sol tarafı da kumluk ve sanırım bu taraftaki işletmeler daha lüks.

Palamutbükü

Palamutbükü’nü keşif için limana kadar ilerledim, çadır alanı aradım. Kamp alanına benzeyen bir yer yok. Bir çifte sordum. Bir tanıdıklarına gönderdiler. Onlar da, sahilin arka tarafında bir yere. Fiyatını sordum, sadece oda gecelik 50 tl. dediler. Fiyatından değil ama işletmecinin ısrarcılığından ve tesisin konumunu beğenmediğim için başka yerlere bakmak istedim. Oldum olası sevmedim şu eşe, dosta, akrabaya yönlendirilme ve ısrar işini. Şansıma bir sonra ki denememde doğru yere danışmışım. Sanırım oranın yerlisi olmayan biri. Şansınız varsa; benim tecrübelerime göre en iyi bilgiyi, o bölgeye sonradan yerleşen “yabancı” insanlardan alıyorsunuz.

Şanslıyım, beni yakınında ki Badem Otel’e yönlendirdi. Beni karşılayan çalışan kibar, girişinde zeytin çizen bir kadın var sezon için hazırlık sanırım. Bu bile burada kalmam için neden sayılır. Bina İki katlı; alt kat restoran, lobi, her şey. Üst tarafta da odalar var. Oda büyük, biri tek biri çift kişilik iki yatak var. Dolap, komodin hatta televizyon var. Hatta; çünkü böyle bir beklentim de yok, bence ihtiyaçta. Konfor yok, her şey biraz eski, biraz bakımsız. Çadırda konaklamayı planlayan beni rahatsız edecek bir şey yok tabi. Sıcak suyum, duşum var. Benden önce konaklayanların kullandığı yarım otel şampuanları hala banyoda. Tutumlu bir otel olması da benim için sorun değil. Oda ücreti 50 tl. biraz pazarlıkla kahvaltıyı da dahil edip 60 tl.’ye anlaştık. Çıkış saatini sordum “İstediğin zaman” dedi. Arka tarafta ki otoparkına motorumu çekip, eşyalarımı odaya bıraktım. Kayıt yaptırıp, az önce bana tavsiye veren adamın yanına teşekküre gideyim dedim. Kendisi sanırım durduğu kafenin de sahibi. Yerin adı Payam.

Payam Cafe Palamutbükü

Yolun kenarında küçük, güzel bir yer. Kapalı alanı ve kapı önünde 6 – 7, sahil kenarında da 10 kadar masası var. Teşekkür ederken gördüm ki, tatlıları ve bir kaç tane hamur işleri var vitrinde. Hepsi güzel görünüyordu. Benim canım erikli tart istedi. French press ile kahve demlediklerini de duyunca keyfim iyice yerine geldi.

Palamutbükü’nde sahil kenarında oturdum, kimsecikler yok. Kahvem var, tatlıyı da az önce yemişim. Biraz denizi seyrettim, biraz gezi ile ilgili not aldım. Hava kararırken yemek için bir kaç kişi daha geldi. Yemek servisleri de varmış. Soldaki tepenin arkasından ay doğdu. Gezdiğim yerler arasında ayrı bir sakinliği var burasının. Uzaklaştıkça güzelleşiyor gibi her şey. Yarın daha uzağa yarımadanın en sonuna, Knidos’a gideceğim.

2 comments

Aklına takılan ne varsa yazabilirsin. En kısa zamanda cevap vermeye çalışacağım.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.