Plana uygun hareket edeceğim, ama biliyorsunuz plan yok! Adı üstünde ‘Spontane Tur’. Bugün hatta zamanım yetmezse yarın uğramak istediğim yerler; Denizli’de Laodikeia ve Hierapolis antik kentleri ve Pamukkale, Uşak’ta da Ulubey Kanyonu. Yani yol uzun, geç kalmadan yola çıkalım.

Dokuz Göl

Dokuz Göl’ün rakımı 1780 metre. Sabah dokuz gibi, hala gölgede duran motorun termometresine baktığımda yedi dereceyi gösteriyordu. Gece hava daha da soğuktu demek ki. Kullandığım uyku tulumu North Face Aleutian +20/-7. Sentetik tulum olduğu için biraz fazla yer kaplıyor ama konfor derecesi de epey düşük. Bu yüzden gece üşümeden gayet rahat uyudum. Cemil’le yatmadan erken kalkarız diye konuşsak da, neredeyse saat onda ancak yola çıkabildik.

Cemil’in işi kolay ama benim motoru tekrar yüklemem epey sürdü tabii. Düşündüm ki birlikte çok fotoğrafımız yok. Fotoğraf makinesini yere koyup burada son bir hatıra fotoğrafı için zamanlayıcıyı açtım. Güzel bir kare oldu.

Antalya / Dokuz Göl

Dün ana yoldan sapıp, toprak yoldan neredeyse iki saatte ancak gelebildiğimiz kamp yerinden dönüşümüzde bir o kadar sürecekmiş.  Yol dün geldiğimiz yolla aynı kondisyonda, toprak ve bozuk. Konakladığımız yerin az ötesinde, yine içerisinde su olmayan ama gördüklerimin en büyüğü olan kuru göl yatağı bulunuyormuş. Hemen yakınında da bir bina daha var. Burası da kamp yapmak için epey elverişli görünüyor. Bir daha ki sefere artık.

Antalya / Dokuz Göl

Yine bir kaç sapak, yine açık bir bariyer. Ufak ufak bulunduğumuz rakım azalmaya başladı. Katran ormanı yerini çam ağaçlarına bırakmaya başladı. Yol adeta ufak bir labirent. Bir sapakta kararsız kalıp yine şansımıza güvendik. Yokuş aşağı inerken, yol yüzeyi iyice gevşek taşlarla kaplandı. Bazen biraz kayarak yine de sorunsuz inmeye devam ettik. Neredeyse ilk defa Cemil’le çıktığım bir yolculukta hiç düşmedim. Henüz konuşmak için erken tabii.

Antalya / Dokuz Göl

Sağ yanımızda artık su rezervi epey azalmış olan Avlan Gölü’nü görmeye başladık. Dün Uçan Su’dan buraya baktığımız dağlara bakıyoruz şimdi. Yol kıvrıla kıvrıla inmeye devam etti. Neredeyse asfalta ulaşırız artık derken yolun tam ortasında yolu kapatmak için konmuş iki tane devasa mermer blok. Şu işlenmemiş, minibüs kadar olanlardan. Arasından bile geçecek yer yok. Neyse ki sağ yanında küçük bir açıklık var. Cemil CRF ile kolayca geçiyor. Benim geçmem bu yüklerle biraz zor olacak gibi görünüyor. Sağ yanım şarampol, yinede bloklardan kaçmak için mümkün olduğu kadar sağa yanaşarak deniyorum. Teker sınırda, gidonun ucu da neredeyse mermer bloğa değiyor, dengemi kaybedersem sağ ayağımın yere koymama imkan yok. Bu yüzden Cemil’de devrilmesin diye motoru tutmaya hazır. İttire kaktıra, ucu ucuna geçiyoruz. Olayın heyecanından olacak hep sonradan fark ediyorum böyle anlarda video kaydı yapmadığımı.

Garmin Zumo 595 LM Log

Tahmin ettiğim üzere bu noktayı geçtikten sonra asfalta ulaşıyoruz. Yine bir saat kadar toprak yolda devam ettikten sonra, yüzey kalitesi kötü bile olsa asfaltta sürmek o kadar konforlu geliyor ki. Motor yola değmiyor, uçuyor sanki.

Tenere almakla ne iyi yapmışım diyorum. Yok yüksek yolda titreşim varmış, çok konforsuzmuş. Asfalt yüzü görmüyor ki garibim. Bu yolda hangi motoru sürsem bu titreşim olacak. Tenere işte! Bu yerlere başka türlü zor giderdim.

Rotanın linkleri

Powered by Wikiloc

Dönerken yolda bir iki kere korna çalsam da Cemil duymadı. Ben ayrılıp yoluma devam edeyim diyecektim ama olsun en azından adam gibi vedalaşırız evde. Devam edip köye ulaştık. Saat öğleyi geçmiş neredeyse bire yaklaşmış. Hızlıca veda edip Denizli yoluna koyulmam lazım şimdi.

Elmalı – Denizli

Aklımda çok kesin olmamakla birlikte Denizli’de Laodikeia ve Hierapolis’i görmek var. Tabii bugün vaktim olmayabilir ama belki Pamukkale’yi de görürüm. Daha önce görmedim ve görmek için geç kaldığım yerlerden biri diye düşünüyorum.

Elmalı’dan Çavdır istikametine devam ediyorum. Kızılpınar’dan sonra sağa dönüp, yeni yapılmış bir yoldan tırmanmaya başlıyorum. Etrafta yetişen hiçbir bitki olmamasına ve ısıya bakarak 2000 metrede, hatta belki daha üzerinde olduğumu düşünüyorum. Uzunca bir süre neredeyse benden başka araç görmüyorum. Dün ve bu sabah geçtiğim dağ yollarından sonra motor neredeyse kendi gidiyor. Hava serin ama güneşli, keyfim yerinde. Bir de Spotify listesi açıyorum.

Yaklaşık yüz elli kilometre sonra, Denizli’ye epey yaklaşmışken kahverengi bir tabela gördüm. Üzerinde “Afrodisias” yazıyor. “Vayyy ismini çok duymuştum ama bir türlü tanışamadık, öyleyse neden sapmıyorum?” dedim. Hop, Afrodisias yolundayım. Tabelada kaç kilometre olduğu yazmıyordu sanki, ya da ben hatırlamıyorum. İlerledikçe ilerledim. Motorun benzin ikaz ışığı yandı. Yedek yakıt bidonlarım olsa da, eğer görürsem yakıt alayım dedim. Biraz da üşüdüğümden kısa bir mola iyi gelecek. Biraz sonra önce navigasyonda yer işareti, sonra kendisi belirdi akaryakıt istasyonunun. Depoyu doldurdum, kenara çekip lastik havalarını kontrol ettim. Kameraları şarja bağladım. İçime de bir polar mont giydim. Navigasyondan baktığımda az önce döndüğüm nokta ile Afrodisias Müzesi arasının elli üç kilometre olduğunu gördüm. Git gel yüz kilometrenin üzerinde. Epey çokmuş aslında. Zaten gezmek için çıkmadık mı bu yolculuğa? Bu yüzden hiç sorun değil.

Bu arada dün akşamdan beri bir şey yemediğimi farkettim. Gerçi akşam yediğim şeye de yemek demek yanlış olur. Motorun iç lastiğinden sert,  dış lastikten yumuşak bir et kemirdim. Midem hala sindirmeye çalışıyor olmalı.

İlerledikçe manzara güzelleşti. Polar da işe yaradı, ısınmaya başladım. Birkaç güneş enerjisi (paneli) tarlası gördüm. Gördüğüm HES’ler ve mermer ocaklarından sonra ne güzel geldi. Bir tabela daha geçtim “Aydın İl Sınırı”. Hala ortalıkta Afrodisias tabelası yok. Neyse ki navigasyon işinden emin, müze girişine en kısa yoldan getirdi.

Afrodisias

Otopark büyük fakat bir kaç araç var. Otoparkın bir ucunda jandarma binası var. Motoru daha güvende olsun diye oraya yakın bir yere bıraktım. Müze kartım yanımda, ücret ödemeden içeri girdim. Girişte sağ tarafta çim kaplı bir alan üzerinde sergilenen lahitler ve bazı sütün başları var. İlerleyince geniş bir meydana çıktım. Yine sağımda müze binası, arkasında ve karşımda antik kent, sol tarafta ise hediyelik eşyaları satan bir dükkan ve müzenin kafesi var. Tabii ki önce müze binasını gezeceğim.

Muğla / Afrodisias

Çok sayıda antik kent gezdiğimi iddia edemem ama, uzun zamandır neredeyse birinin içinde yaşıyorum. Binlerce yıllık taş duvarları bunca süre sonra biraz kanıksamış olabilirim. Bu yüzden olacak gezdiğim pek çok antik kent beni pek etkilemez. Fakat buranın güzelliği tahminlerimin çok üzerinde. Müzeyi gezdikçe daha bir keyifleniyorum. İnanılmaz heykeller ve paye başlıkları ile karşılaşıyorum. Ne kusursuz işçilikler, ne kadar etkileyici derken Sebasteion binasından getirilip sergilenen kabartmaların olduğu salona girdim. Ben mi aşırı heyecanlanıyorum bu kabartmaların olduğu panolar karşısında bilmiyorum. Ağzım bir karış açık tüm salonu, tüm eserleri tek tek inceleyerek geziyorum. Planladığım tüm diğer duraklar iptal oldu, bugün buradayım.

Aydın / Afrodisias

Müze binasında sergilenen eserlerle ilgili detaylı bilgi için; aphrodisias.org

Kazı çalışmalarının devamı New York Üniversitesi himayesinde; Oxford Üniversitesi ortak yönetimi altında sürmekteymiş. İnsan neden biz yapmıyoruz diye sormuyor değil!

Ben burayı nereden biliyorum?

Dışarı çıkıp antik kenti gezmek için sabırsızlanıyorum. Kenti gezmeye başladığımda Tetrapylon kapısını görüyorum. Yahu ben burayı bir yerden biliyorum ama…

Aydın / Afrodisias

Biraz düşünüce buldum. Sanırım İz TV’de izlemiştim, fotoğrafçı Ara Güler’in buraya tesadüfen gelişini anlatıyordu. Geyre Köyü halkının senelerce bu kentin üzerinde yaşamaya devam edişini. Hayranlıkla izlemiştim anlattıklarını. İnternette O’nun dilinden anılarından bir kısım buldum.

“Devir 1958. Adnan Menderes’in son zamanlarıydı. Aydın’da valiye gittim. “Adnan Menderes’in açılış yapacağı baraj var. Beni oraya gönder, açılışta resim çekeceğim” dedim. Şoför dedi “Ben bir kestirme yol biliyorum, oradan gidelim.” Kestirme yoldan giderken yolu kaybettik. Yolu kaybedince de nereye gitsek karşıma hep o büyük kayalar çıkıyordu. Güneş battı ve zifiri karanlık oldu.

Gidiyoruz, gidiyoruz yine aynı kayalıklara geliyoruz. Kaybolduk!
Baktım bir ışık var. Bir kahve… Kahveye girdik, adamlar oyun oynuyor. Lüks lambasıyla aydınlanıyordu. Biraz sonra gözüm ışığa alıştı, bir de baktım ki kahvede masa yok. Sütun başlıklarını masa yapmışlar ve üstünde domino oynuyorlar.

Tarih ve bugün içi içe yaşamaktadır. Böyle acayip bir yer hayatımda görmedim. Harabe dediğin harabedir. Ama bu öyle değil, bu bambaşka. Bu, tarih içinde yaşayan bir şehir…”

Ara Güler’in o gün çektiği fotoğraflar Time dergisinde de yayınlanıyor ve bu unutulmuş antik kent Afrodisias tekrar meşhur oluyor, kazılar başlıyor.

Buradan da O’nun, o gün çektiği fotoğraflara ulaşabilirsiniz.

Afrodisias, UNESCO tarafından 2009’da dünya mirası geçici listesine eklenmiş. 2017’de de Dünya Mirası olarak tescil edilmiş. Şuraya da wikipedia linkini koyayım belki benim gibi hala erişebilenler vardır.

Geyve Köy’ü kazılar başlayınca taşınmış ama hala bir kaç ev duruyor antik kentin içinde. Gezmeye devam ediyorum. Hamam, heykel atölyeleri, tiyatro hayranlık uyandırıcı ve epey ayaktalar.

Aydın / Afrodisias
Aydın / Afrodisias

İçimden bırakın tüm diğer kentleri kazmayı, önce burayı bitirmek lazım diyorum. Özellikle heykel sanatı konusundaki ustalıkları beni çok etkiledi.  Şu videoda Afrodisias ile ilgili hem çok iyi bilgi hemde görüntüler var. İzlemenizi tavsiye ederim.

Belli ki bugünü Afrodisias ile geçirdim. İyi de ettim ama şimdi kalacak bir yer bulmam lazım. Daha önce Denizli’de kalırsam diye baktığım yerlerden birine doğru yola çıkmam lazım. Diğer antik kentleri gezemeyecek olsam da, belki Pamukkale’yi araya sıkıştırabilirim.

Pamukkale

Gideceğim yer Pamukkale ören yerinin yakınında ki Tepe Kamping. Telefonla arayıp açık olup olmadığını kontrol ettim. Size de tavsiyem gideceğiniz yerleri özellikle böyle sezon dışında önceden arayıp açık mı değil mi kontrol edin. Daha önce çok kapıda kalmışlığım var.

Denizli merkezden geçerek Pamukkale istikametinde gidiyorum. Karnım aç ama şehirden geçen ana yolda durma ihtimalim yok. Zaman kaybetmemek için şehir içine de girmek istemiyorum. Nasıl olsa bir yer bulurum diye devam ettim. Epey uzakta da olsa karşımdaki beyaz yamaç yaklaştığımın işareti.  Yirmi kilometre sonra Pamukkale’deyim.

Ören yerinin ana giriş kapısının da bulunduğu merkez beklentimden farklı şekilde şehirleşmiş ve çok kalabalık. Her yer araba ve tur otobüsü. Restoranlar ve otellerle dolu. Bu kaosun içinden çıkıp önce kamp yerine yerleşeyim en iyisi diyorum. Merkezdeki şaşkınlığımdan olacak sapağı kaçırıp devam etmişim. Yol bir yerde tekrar birleşir diye biraz daha devam ettim. Dört kilometre kadar sonra vazgeçip döndüm. Merkezde yoldan emin olmak için durup birine yol sordum. Sorduğum kişide buradaki bir pansiyonun mihmandarı çıktı. “Napıcaksın abi çadırda, gel burda kal. Yetmiş lira alırım kahvaltı dahil” dedi. Teklifi cazip ama ben çadırda kalmak istiyorum. “Ben bir gideyim beğenmezsem dönerim” dedim. Eliyle Pamukkale’nin arkasındaki tepe üzerindeki vericileri gösterdi. “Tepe kamping işte orada.”

Pamukkale’yi şu anki kalabalığın içine girip gezmek istemiyorum. Yarın erken kalkar herkesten önce gelir gezerim. Sonra da az önce kaybolunca gördüğüm kuzey kapısındaki Hierapolis Antik Kenti’ni de ziyaret ederim diyorum.

Pamukkale / Tepe Camping

Tepe Camping

Kamp, burnumun dibindeki pansiyonları düşününce uzak sayılır. Epey dik ve virajlı yoldan yaklaşık altı kilometre sonra gittikten sonra ulaşıyorum. Ortalıkta kimsecikler yok. İçeri girince on altı, on yedi yaşlarında iki genç oturuyordu. Geleceğimden haberleri var. Kamp alanı bir üst kısımmış. Motoru oraya götürmem lazım ama önce bir şeyler yemek istiyorum. Bir menüleri var. Kendileri bile ne yapabileceklerinden emin değil. Et yemek istediğimi söyledim. Dünün rövanşını almak için et sordum aslında. “Antrikot var ama dondurulmuş”. “Olsun” dedim, “mikrodalga varsa sorun yok”.

Sezon dışında olduklarından pek çok şey yok. Yanına koyacak garnitürleri bile! Tadımı kaçıramam dedim içimden, siz ne yiyorsanız onlardan getirin. Patates kızartması ve yoğurtta anlaştık. Onlar hazırlığa başladığı esnada ben motoru bir üst kısma çıkarttım.

Tesis güzel sayılabilir ama kesinlikle (sadece) bir çadır kampı değil. Aile restoranı ve havuz ile kamping arası karma bir hal var. Yamaca kurulu tesis bir taraçayla iki kısma ayrılmış. Alt kısım otopark hariç bir dönüm kadar. Burada mutfak, restoran ve havuz bulunuyor. Yine sezon dışı olduğu için olacak çok kirli görünen havuzun etrafında da yemek masalarının bulunduğu büyük bir veranda. Manzarası güzel, ne yazık ki mekanın kalitesi kötü. Estetikten de çok uzak.
Çadır kurmak için çıktığım üst kısmında da girişi otopark olarak kullanılıyor. Bu kısım dar ve uzun yaklaşık bir dönüm kadar var. Herhangi bir yapı yok. Sadece kamp alanı olarak kullanıyorlar sanırım. Merdivenlerle alt kısma bağlanıyor. Zemini ve manzarası iyi. Çok ağaç yok, yazın güneş biraz sıkıntı olabilir. Tabii ki benden başka kimse yok.

Manzaranın en güzel olduğu yere, uca doğru gidip güzel bir yer buluyorum. Zemin çim ve temiz. Üzerinde çadırlara elektrik sağlamak için priz bağlanmış bir ağaca da yakın bir yere kurmaya karar veriyorum çadırımı.

Pamukkale / Tepe Camping

Açlık ağır bastığından tekrar alt kısımdaki verandaya inip manzarası güzel bir masa bulup oturdum. Çok güzel panoramik bir dağ manzarası var. Hemen karşımdaki vericilerin olduğu tepeden yamaç paraşütü yapılıyor. Neredeyse her beş dakikada bir paraşüt havalanıyor. Hiç bu kadar yoğun çalışanını görmemiştim. Onları seyrederken genç bir Van Kedisi de masaya misafirliğe geliyor.

Önce yoğurt ardından patates kızartması geliyor. Yoğurt standart yoğurt ama patates yağ içinde. Midem de zaten kronik bir rahatsızlık (gastrit) var. Dünden beri de hafif hafif ağrıyor ama çaresizim!
Asıl sürpriz de yarım saat sonra geldi. Keşke fotoğrafını çekseydim, tabakta siyah bir leke mübarek. Garibim ete ne yapılarsa kömürleşmiş ve o kadar küçülmüş ki porsiyon tamamlansın diye yanında iki tane de yağda kızarmış tavuk kanadı koymuşlar. Acaba eti de mi kızarttılar? Neredeyse hepsini kediye verdim. Afiyetle yedi. Hava karardı kararacak. Kalkıp gidecek yakınlarda bir yer de yok. Sepetteki ekmeği yedim. İnatla diyorum tadımı hiçbir şey kaçıramaz!

Bu noktada nedense aklıma Murphy kanunlarından biri  geliyor “Her şey yolunda gidiyorsa, kesin bir terslik vardır.”

Bir yarım saat daha masada oyalanıp güneş batmadan çadırı kurmaya gidiyorum. Sordum sıcak su varmış, sonra da duş yapacağım. Bu yorgunluğun üzerine iyi gelecek. Dolunayda karşıdan doğacak sanırım diye güzel şeyler düşünmeye çalışıp çadırı kurmaya başlıyorum. Tam bu esnada midemde olmayacak sancılar başlıyor. Diyor ki buraya kadar, benim de bir limitim var. Kurduğum çadırın içine mat bile sermeden sırt üstü uzanıyorum. Yarım saat daha karnımdaki kramplara dayanmaya çalışıyorum. Bu iş böyle olmayacak. Yanımda ilaç da yok. Daha önce de yaşadığımdan biliyorum bu hemen düzelmeyecek.

Anlaşılan benim tur iptal. Devam etsem eziyet olacak, tatsız olacak. Biraz daha dinlenip iyice dağılmadan geri dönmeye karar veriyorum. Ne kadar uzaklaşırsam dönmem o kadar zor olacak. Evden 230 kilometre uzaktayım yaklaşık 3 saat. En iyisi kendimi eve atayım bir terslik olamadan.

Gidip beni zehirleyen veletlere hesabı ödeyeyim bari. Benden kalacak yer parası almamaya karar veriyorlar.  Kimse bana bu ülkede turizm gelişmiş demesin. Doğa, tarih muazzam ama var olanı bile kullanamıyoruz. Beş yıldızlı bir otelde aldığınız hizmet kalitesinden ibaret değil bu iş. Kalite küçük işletmeler için de gerekli! Antrikot yapamıyorsan yapma güzel kardeşim. Menemen yap, köfte yap ama iyi yap yahu!

Söylene söylene toparladım motoru. Açtım navigasyonu. Ay çoktan doğmuş. Gündüz gibi olmuş ortalık. Yol yapmak kamp yapmaktan daha iyi geliyor bana. Elmalı civarında ısı bir ara yine yedi derecelerde, üşüyorum ama umurumda değil. Canım burnumda. Ben eve yaklaştıkça midemin ağrısı artıyor. Üç saatin sonunda güç bela attım kendimi eve. Evde olduğuma mutluyum neredeyse. Ne iyi oldu değil mi kafamı temizlemeye çıkmam?

Çok beceriksizce bir gezi yaptım. Rahatsızlığım aldığım keyfi yok etmedi tabii ki. İçimde kalmadı değil. Ben bu turu yaz demem kış demem en kısa zamanda yaparım arkadaş 🙂

Bu arada umarım kedi iyidir…

Pamukkale / Tepe Camping

One comment

  1. Kerem Ağabeyim, Büyük bir keyifle okudum. Ve çok bilgilendirici bir yazı dizisi. 😊 iyiki varsın Ve devamını bekliyorum.

Aklına takılan ne varsa yazabilirsin. En kısa zamanda cevap vermeye çalışacağım.